Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ocak '09

 
Kategori
Deneme
 

Bağnazlık

Bağnazlık
 

alıntı


Günümüzün özgürlüklere ve özgür düşünceye daha saygılı saydığımız toplumları tarih boyunca uzun ve çileli bir bilinçlenme sürecinden geçerek bugünkü konumlarına gelebilmişlerdir. Onlara kıyasla kendi özeleştirimizi yaparken, geri kalmışlığımızın nedenini dinsel bağnazlığımıza bağlayıverme kolaycılığından biraz kuşku duymamız özeleştirinin gerçekliği açısından faydalı olacaktır.

Bağnazlık hep vardı; kitaplı dinlerin çıkışıyla birlikte bağnazlığın artış gösterdiği savı bir tespit özelliği açısından doğru olabilir. Ancak bunu doğrudan kutsal kitapların içeriğine bağlamak bazen yanıltıcı sonuçlara götürebilmektedir. Çünkü bu ilahi kitaplar kutsal sayılsa da yoruma kapalı değildir; özellikle de din biliciler tarafından farklı algılanım yorumları yapılmıştır. Asıl bağnazlık bu yorumların içine saklanıp, kutsal söylemi kendine payanda etmiştir. Dinler özlerindeki arzu gereği insanı mutlu edici yolların yürünmesine engel değildir; yeter ki yol bir başkasının mutluluk ekinlerini çiğneyip geçmesin…

Özellikle Hıristiyan Batı ve Müslüman Doğu toplumlarında bağnazlığın köklerini sulayıp kutsayanlar toplum yöneticileriyle çıkar birliği yapan din bilicilerdir. Bunların çoğu Kilise, Papalık, Patrikhane, Cemaat, Tarikat, Şeyhülislamlık, ve hatta Halifelik gibi kurumları kendilerini meşrulaştırmak için bir güç kalkanı olarak kullanmışlardır.

Afganistan örneğinde olduğu gibi bazı Şeriat uygulamaları Ortaçağ Engizisyon uygulamalarından daha az bağnaz ve gaddar değildir. İkisi de din maskesi takınmış bağnazlığın şeytana hizmetidir. Bağnazlık insanın dışında var olabilen bir şey değildir; her zaman kutsanmış bir ülküye veya ilahi bir hizmete adanmış ruhani bir yücelik gibi görünse de, aslında tamamen insanın bencil varlığının en gaddar korumasıdır.

Değiştirilemezlik özellikleri bakımından dinler her ne kadar bağnazlığa yatkın insanların en vurucu silahları olabiliyorsa da, demokratik ilerlemenin günümüzde geldiği noktayı ve onun sosyal boyutunu “Avrupa Birliği İlkeleri” çerçevesinde ele aldığımızda, din adına asırlarca akla hayale gelmeyen zulüm ve işkence sergilemiş bir Hıristiyan Batı’nın bağnazlıkla savaşımındaki başarısını da görmezden gelemeyiz.

Aslında Kathar’ların akıbeti, sonra Huguenot’ların ya da Yahudiler’in başına gelenler, İspanya’da veya Sicilya’daki Müslümanların yok oluşları, Amerika ve Avustralya yerlilerinin öldürülmesinin hayvan avı gibi görülmesi, köleleştirilen Afrika bile Batı’nın Hıristiyan Bağnazlığı’nın günahlarıdır. Buna yakın zamanda gördüğümüz Bosna-Hersek ve Karabağ’daki Müslüman katliamları da eklenebilir. Hatta Anadolu Ermenilerinin “Tehcir” acılarının ve İsrail Filistin savaşının kökeninde bu bağnazlığın günahlarından vardır.

Bununla birlikte 20. yüzyıldaki despotizmin, işkencenin, her türlü özgürlüğün ve insan onurunun insafsızca ayaklar altına alınmasını dini bağnazlıklara bağlamak doğru olmaz. Bu insanlık utancı günahlar, dini ortadan kaldırmak iddiasıyla ortaya çıkan Stalin’ciliğe, ya da siyasal açıdan ona zıt gibi görünse de Nazizm’e, ve daha başka kutsanmış ideolojik akımların bağnazlığına bağlıdır.

Son yüzyıl bizlere göstermiştir ki, hiçbir siyasi öğreti ve kuram kendi yalınlığı içinde özgürlükçü olamaz. Hepsinin; komünizmin, kapitalizmin, liberalizmin, ulusalcılığın, küreselciliğin, dinciliğin ve laikliğin bile denetimden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini ve hepsinin bağnazlığın şeytan yüzüne ısmarlanmış bir melek maskesi olabileceğini göstermiştir.

Peki ama nasıl oldu da uzun bir hoşgörüsüzlük geleneği olan ve “ötekilerle” birlikte yaşamaktan her zaman huzursuz olmuş bir Hıristiyan Batı kurumsal ve bireysel ifade özgürlüğüne son derece saygılı toplumlarını oluşturabildi de, oldukça uzun zaman “ötekilerle” iç içe birlikte yaşama kültürü olan Müslüman dünyası bugünün fanatik bağnazlığını temsil eder durumda kalmıştır. İşte üzerinde düşünülmesi gereken soru budur.

Bana kalırsa dinlerin toplumsal ilerleme üzerindeki etkisi fazlaca abartılarak değerlendirilirken, halkların yönetim biçimleri pek o kadar dikkate alınmıyor. Komünizmin Rusya’ya neler yaptığını irdelerken, Rusların da komünizmi ne duruma soktuğu örneğini göz önüne aldığımızda, demek istediğim eksiklik daha fazla belirginleşecektir.

Bence Müslüman ülkelerin Batı’ya ve bazı Doğu uygarlıklarına kıyasla epey geri kalmışlığı sadece dinsel bağnazlıkla açıklanabilir bir süreç değil. Hatta diyebilirim ki, dinsel bağnazlık asıl geri kalmışlık sorumlusunu gizlemek için kullanılan bir bahanedir. Bu ülkelerin din dışındaki en ortak özelliği siyasi yönetim biçimlerinde olmayan şeydir. Türkiye bir kenara alınırsa, bu ülkelerin hiçbirinde özgür katılımcı demokrasi yoktur. Bu aynı zamanda neden Türkiye’nin kısacık Cumhuriyet ve demokrasi sürecinde Batı’ya bu denli yaklaşabilmiş olduğunun da bir açıklamasıdır. Varın gayri gerisini siz getirin…

Herkes bağnazlığa kafa tutarak bağnazlık yapmaktan kurtulamayacağını bilmeli; bu öldürücü illete kapılmamak için düşünsel tarafsızlık konusunda titizlik göstermek gerekir. Tarafsızlığı düşünsel sıfatıyla kısıtlıyorum, çünkü bir kez eyleme geçildiğinde tarafsızlık söz konusu olamaz; yargıç kararını hukuktan yana taraf olarak verir…

*“Her toplum layık olduğu biçimde yönetilir”
Demokrasilerde bu söz yönetenlerin vicdanını rahatlatmak için söylenmiş değildir; yöneticileri seçen ve denetleyenlere söylenmiştir. Aslında seçen de, seçilen de toplumu en iyisine layık etmekle sorumludur. Yani toplum önce kendi içinden en iyileri yönetici olarak seçmeye gayret edecek, sonra da seçim sonucunda oluşabilecek yetersiz, veya toplumsal uygarlaşmayı geriletici yönetim biçimlerini sorgulayacaktır. Bu sorgulamayı beceremeyen toplumlara, "Her toplum layık olduğu biçimde yönetilir." iğnelemesi yapılır.

Çağdaşlaşmanın üst düzeyine çıkma arzusu göstermeyen toplumlar bu özdeyişin öznesi değillerdir; çünkü onlar sadece kendilerini yönetenlere kul olmayı seçmişlerdir. Çağdaş Demokrasiyi benimsemeyen toplumların yöneticileri, zaten toplumun neye layık olduğunu ölçüt almazlar; kendilerinin neye layık olduğunu ölçüt alırlar.

GERÇEK tutulup saklanmaz….
Ne duran bir şey var, ne de işi bitip hikayesi sonlanmış bir oluş. Her an yeni bir son gerçekle yeni bir evren oluşmada. Bu yüzdendir ki değişen zaman ve mekan ile uyumlu kalabilmek için kesilmiş hükümlerin de değişebilir olduğu gerçeğinin bilinci, bir insanın ve toplumun sürdürülebilir bir erdemli uygarlık evrimi için vazgeçilmez en temel ön bellek bilgisidir.

Gerçeğin kendisi olan sürekli değişimin endişesi ile geleneğe sıkıca sarılan güveni nasıl bağdaştıracağız? Hem geleneğe çakılıp zamanın hurdalığında çürümeden, hem de ütopik bir değişim akımına kapılıp darmadağın olmadan… hem taşkınlığa neden olmadan çağdaş zaman yatağı içinde sürekli akışkan kalmak, hem de geleneği aşağılamadan yanımızda taşıyarak yaşamak nasıl mümkün olacak?

Kendimize hayran olan kulluğumuzu özgürleştirmeden olmaz bu. Kendi doğrularımızı bir gurur ve yücelik tanrısı gibi insanların zihin ve gönül kapılarına dikerek, zırhlara bürülü kalbimiz ve bağnazlığın kibir çiçekleriyle içeri dalmayı bir hak olarak gördüğümüz süre, bu mümkün değildir...

Kendimize hayran olan kulluğumuzu özgürleştirmenin, dolayısıyla bağnazlık yanımızı bağlamanın en etkili yolu, her tür düşünce ve bireysel yaşam biçimleriyle birlikte katılımcı özgür demokrasiyi ilerletmektir…

Muharrem Soyek

 
Toplam blog
: 363
: 1765
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

Parasız yatılı Darüşşafaka Özel Lisesi'nde iki yılı hazırlık sınıfı olmak üzere yedi buçuk yıl ok..