​ Batıda on yıl (4) / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Temmuz '12

 
Kategori
Öykü
 

Batıda on yıl (4)

Batıda on yıl (4)
 

İkindi güneşinin ayaza dönen havayı selamlaması devam ederken öğretmenevinden sokağa, oradan da caddeye kalabalığa karıştım. Ayaklarım serseri mayın gibi beni sürüklüyordu. Bilinçsizce yürüyordum artık. Sanırsın düşünme yetimi kaybetmiştim. Geride bıraktığım eşim ve çocuklarım yüreğimin bir köşesinde tazeliğini koruyordu.

Atamamın yapıldığı kasabayı ve ilçeyi merak ediyordum. Zihnimde kurduğum kurgunun isteğim doğrultuda olması en büyük isteğimdi kuşkusuz. Kaygılarımla birlikte kendimi çocuk ve kuş seslerinin birbirine karıştığı parkta buldum. Akşam henüz olmamıştı. Annelerinin elinden kurtulan çocuklar henüz yeşilliğini koruyan çimenler üzerinde koşuşturuyordu. Yüzümde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri görülüyordu. Zihnimden geçenler hedefini şaşırmış şarapnel parçası idi sanırsın. Yüreğimde durduramadığım bir kavga vardı. Kendimle hesaplaşıyordum. Oynayan çocuklara bakarken bir yandan da bütün yüzümü, gözlerimi acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerimde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerime kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğum yerden uzaklaşmak istiyordum.

Yazdan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler hazanla birlikte renk değiştirmeye başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar, çocuk sesleri yerini yavaş yavaş sessizliğe bırakmakta idi. Güneş etkisini gittikçe kaybediyor, mağaza ve bakkalların önleri, park ve caddeler giderek tenhalaşıyordu.

Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafımda boş olan banka adeta kendini bırakırcasına oturdu. Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yana bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu ile kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmış, kavrulmuştu. Düşündüm kendi kendime. Belli ki gün boyu güneş ve ayaz ile mücadele ediyordu.

Yerimden kalkıp yanına gittim. Kadim şehrin en yakın tanığı idi o. Selam verip yanına oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri fersizleşmişti. Dikkatli bakıldığında o gözlerde çok şey görmek mümkündü. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi. Belli ki yoksuldu lakin onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yediği belli oluyordu ama isyankâr değildi.  İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belli iken o bunu ne hisleri ne de duyguları ile belli etmemeye çalışıyordu.

İhtiyarı sessizce izlemiş, tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Ne araba homurtuları, ne korna sesleri, ne de azalmakta olan çocuk seslerini duyuyordum. Yalnızca uzaklarda bir yerde çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Ya da bana öyle gelmişti.

Başkalarının acılarına diğerleri ne kadar yabancı idi aslında. Korkağız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz. Ya da görmek istemiyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın telaşındayız. Oysaki o yılan bir gün sana da dokunacaktır. Farkında değiliz ya da umursamıyoruz bazı şeyleri. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duygular algı yanılsaması ile bizleri sarmalamış durumda. Çünkü yardım etme duygumuz körelmiş. Çünkü benciliz.

Yıllar önce öğretmenliğimin ilk yıllarında Ankara Tren Garı’nın arka tarafında bulunan şehirlerarası otobüs terminalinde de benzer bir durumla karşılaşmıştım.

Terminalde bir kahvede oturmuş hem televizyon izliyor hem de çay içerek vakit geçiriyordum. Otobüsün kalkmasına daha zaman vardı. O sırada televizyonda Urfa yöresine ait bir uzun hava türküsü vardı. Türkü acıklı ve içtendi. Dinleyenlere sıla özlemini hatırlatıyordu. Televizyonun az ilerisinde elinde tahtadan yapma boya sandığı olan bir ihtiyar oturmuştu. Elleri siyahlaşmış, benzi solmuştu. İhtiyar fazla dayanamadı. Gözlerinden akan yaşa hâkim olamıyor, katıla katıla ağlıyordu. Elinde mendili türkü bitene kadar da gözlerinden yaşlar boşanmıştı. O zaman da çok duygulanmıştım. Feleğin gurbete yolladığı bu yaşlı insan nasıl bir yoksunluk ve yokluk içindeydi ki bu yaşta elinde boya sandığı gün boyu buralarda idi.

Gurbete düşmeden önce bu insanlar ne yaşamını, ne de geleceğini değiştirmeyi düşünmemişti. Belki toprağı yoktu, belki de işleyecek gücü yoktu. Kim bilir belki de bir ağanın yanında yanaşma idi. Dayanamamış kendini gurbete atmıştı. Bir zamanlar başkalarının topraklarını işleyerek sürdürdükleri yaşam, o toprakları bırakıp gurbete gitmeyi gerektirmişti.

İhtiyarın ağlaması içime dokunmuş, türkünün bitiminde yanına gitmiştim. Ayakkabılarımı boyaması için çıkarmış yanında ki terliği giymiştim.

-Amca az önce televizyonda söylenen türkü sizi epey bir duygulandırdı. Yan masada dikkatimi çektiniz. Bu yaşta gurbettesiniz. Onurlu bir yaşamı alın teriniz ile kazanıyorsunuz.

İhtiyar boyacı amca sessizce başını kaldırmış, yüzüme bakmıştı. Bakışları hüzünlü idi. Bir kez daha yüreğim burkuldu. Lakin yapabileceğim bir şey yoktu.

- Evet, evladım, dedi. Memleket hasretimi o türkü de buldum.

- Amca memleketiniz neresi, diye sordum. Aslında şivesinden doğulu olduğu belli oluyordu.

-Vanlıyım, evladım, diye cevapladı.

-Uzakmış be amca, neden memleketi bırakıp gurbete geldin ki. Bak artık yaşlısın. Memlekette kalıp toprağını işleseydin olmaz mıydı?

Elinde boyamakta olduğu ayakkabıyı bıraktı. Yüzünü kaplayan keder ifadesi ile.

-Haklısın evladım. Bizimkisi uzun hikâye, dedi. Hiç kimse benim yaşımda toprağını, ata yurdunu bırakıp gurbet ele düşmez. Bu yaşta iş bulmak, bir işte çalışmak çok zor. Gördüğün gibi ayakkabı boyacılığı yapıyorum. Memlekette kalamazdım. Kan davası vardı hasmımızla aramızda. Ölmemek ya da öldürmemek için toprağımı, evimi, ata yurdumu bırakıp gurbete çıkmak zorunda kaldım.

Kan davası sözünü duyunca söyleyecek söz bulamamıştım. İhtiyar amca haklı idi. Ne kendisine ne de karşıdakine zarar gelmesi doğru değildi. Kan davasını sürüklemek yeni acılar demekti. O yeni acıları görmektense Ankara otobüs terminalinde ayakkabı boyacılığı yapmayı seçmişti.

 
Toplam blog
: 210
: 910
Kayıt tarihi
: 04.05.08
 
 

Eğitimciyim. Bir insanın çağdaş bir gelecek için, aydınlanma için çok okuması gerektiğine inanıyo..