- Kategori
- Felsefe
Bilimsel düşünce ve Yasin Suresi (2)

SİSAMLI ARİSTARKOS'UN (İÖ 310-230) ASTRONOMİ ÇALIŞMALARINDAN BİR DETAY
ATOMİSTLER
Atomistler olarak bilinen Antik Çağ filozoflarından Miletli Leukippos (İÖ 5.yz) salt akıl yürütme ve mantıkla maddenin çok küçük parçacıklardan oluştuğu sonucuna ulaşmış, bölünemeyen en küçük parçacığa atom adını vermişti. Trakyalı Demokritos (İÖ 460-370) sonsuz ve yok edilemez atomların arasında boşluklar olduğunu, ruhun da atomlardan oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu kuramlar Epikür (İÖ 341-270) ve Lucretius (İÖ 99-55) tarafından da benimsedi.
Fakat, tatsız bir sorun vardı: Atomistlerin kuramları ruh yerine maddenin sonsuzluğunu öne çıkarıyor, sanki ruhu ikinci plana atıyordu . Bu tür kuramlar tanrıların varlığı hakkında kuşkular uyandırdığı gibi egemen sınıflarca da sakıncalı görülüyor ve kamuoyunda rahatsızlık yaratıyordu. Bunun üzerine Atomistlerin yerine Sokrates ile Platon’un (İÖ 424-347) ruhun ölümsüzlüğünü ve sonsuzluğunu temel alan idealist felsefeleri desteklenmeye başlanır.
Bunun sonucunda, Platon, Aristo ve Neo-Platonistlerin metafiziği hem Antik Çağ, hem de Ortaçağ boyunca tüm felsefi ve dinsel düşünceye egemen olacak, Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet ve Tasavvuf düşüncesini derinden etkileyecektir. Atomistlerin kuramlarının yeniden bilimsel bir şekilde ele alınması, 1800 yıl sonra Antoine Lavoisier (1743-1794) ve John Dalton gibi (1766-1844) bilim adamlarıyla başlayacaktır
ASTRONOMİNİN DURUMU
Astronomide de durum aynıydı. Platon(İÖ 427-342) ve öğrencisi Aristo’nun (İÖ 384-322) öğretisiyle yeryüzünün evrenin merkezi olduğuna ve güneşin yeryüzü çevresinde döndüğüne inanılıyordu. Aristo’nun fiziğinde merkezde yeryüzü, en dış çemberde sabit yıldızlar, bu ikisi arasında güneş, gezegenler ve ay bulunurdu. Ayın bulunduğu göksel çemberin altında kalanlar (dünya, insan ve canlılar) doğar, büyür ve ölürler, çemberin üstünde kalanlar (güneş, burçlar, yıldızlar) ise sonsuz ve ölümsüzdüler. Oysa, Pitagor, Anaxagoras, Aristarkos gibi bilginler dünyanın evrenin merkezi olamayacağını çoktan fark etmişlerdi.
Pitagor’a (İÖ 570-495) göre tüm göksel nesneler evrenin merkezinde bulunan devasa bir ateşin çevresinde dönüyordu. Pitagor’u izleyen Anaxagoras (İÖ 500-428) güneşin Peloponez (Mora) yarımadasından çok daha büyük, ateş saçan bir taş olduğunu, yıldızlar ve göksel nesnelerin de dünya ile aynı yapıda olduğunu sonucuna varır. İşte o zaman ortalık iyice karışır. Anaxagoras tanrıları taşa benzetmekle suçlanır ve yargılanır. Zira o devirde güneş, ay ve yıldızlar tanrı olarak kabul ediliyordu. Atina kentinin yöneticisi Perikles’in araya girmesiyle kıl payı ölüm cezasından kurtulur, Lampsakos’a (Çanakkale) sürgüne gönderilir.
Anaxagoras ile Pitagor’un kozmolojisinden yararlanan Sisamlı Aristarkos (İÖ 310-230) ise, devasa ateş yerine güneşin merkeze oturtur, dünya ve gezegenlerin güneş çevresinde döndüğünü gösteren heliosantrik (güneş merkezli) bir teori geliştirmeye cüret eder! Çağdaş bilime çok yakın olan bu teori ne yazık ki ünlü Siraküzalı Arşimet (İÖ 287-212) ve gökbilimci Hipparkos(İÖ 190-120) tarafından reddedilir. Platon-Aristo kozmolojisine inanan Arşimet ve Hipparkos gezegen yörüngelerinin oval ( eliptik) olamayacağından hareketle Aristarkos’un teorisini reddederler. Çünkü, o devirdeki metafizik anlayışa göre en mükemmel şekil “küre” idi; “oval” kusurlu ve deformeydi, tanrısallıkla bağdaşamazdı. İkincisi eğer dünya dönüyorsa o zaman yer üzerindeki her şeyin merkezkaç kuvvetle boşluğa savrulması gerekirdi. Savrulmadığına göre demek ki dünya dönmüyordu!
Aristo’nun gök nesnelerini taşıyan döner küreler (çemberler, felekler) olduğu yolundaki kozmolojik anlayışını benimseyen Hipparkos da geosantrik (yermerkezli) bir teori geliştirir : Tüm gök nesneleri ay, güneş, gezegenler ve yıldızlar dünyanın çevresindeki kürelerin içinde dönmektedirler.
PTOLEMAİOS’UN (BATLAMYUS) ETKİSİ
İskenderiyeli Ptolemaios (İS 85-165) de yermerkezli astronomiyi destekler. Ancak, gök nesnelerinin kürelere yerleşik değil, fakat devinimlerini kolaylaştıran kusursuz ve saydam sıvıların içinde yüzdüğü sonucuna ulaşır.. Bu teoriye göre dünyanın çevresinde göksel nesnelerin içinde yüzdüğü gökküre, çember, felek veya sfer denilen iç içe geçmiş dokuz saydam katman vardı.
İlk felekte Kamer (Ay), ikinci felekte Utarit (Merkür), üçüncü felekte Zühre (Venüs), dördüncü felekte Şems (Güneş), beşinci felekte Merih (Mars), altıncı felekte Müşteri (Jüpiter), yedinci felekte Zuhal (Satürn) gezegenleri, sekizinci felekte (Feleki Samin) ise oniki burç bulunuyordu. Dokuzuncu felek (Felekül Ala) tüm bu felekleri içine alan en büyük felek idi.
Böylece Aristarkos’un güneş merkezli evren anlayışı tamamen gözden düşer, unutulur. Ptolemaios (Batlamyus) un 1400 yıl hüküm sürecek dokuz gökküreden (felek) oluşan geosantrik astronomisi tüm Ortaçağ boyunca Kilise ve egemen sınıflarca, İslamiyet ve İslam bilgilerince de benimsenir.
KURAN VE ASTRONOMİ
Astronomiye Araplar “ilmi felek” diyorlardı. Bu deyimi kullanan İslam bilginlerinden Kindî'ye (801-866) göre tüm gök cisimleri Allah'a secde etmekteydi. Farabi (870-950) “el ecrâmüs semaviye” dediği felekleri ruhu olmayan, fakat, akıl ve nefisleri olan varlıklar olarak tanımlar. İbni Sina (980-1037) ile İbni Rüşt (1126-1198) de bu kozmolojiyi benimser. İbni Sina’yı izleyen Fahrettin Razi (1148-1209) daha da ileri giderek yıldızların canlı ve akıllı olması gerektiği sonucuna ulaşır. Razi’ye göre felekler meleklerin menzili ve meskenidir; melekler ise felek cismini yöneten ruhsal suretlerdir. 610-632 yılları arasında tamamlanmış olan Kuranı Kerim de o devirdeki kozmolojiye uygun şekilde güneş, ay ve göksel cisimlerin feleklerde yüzdüğünü yazar:
“Ne güneş kendine aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçer, her biri birer felekte yüzerler. (…) Halbuki o, o hâlık ki geceyi, gündüzü ve Şems-ü Kameri yaratmış, bütün o ecram her biri birer felekte yüzüyorlar” (Yasin Suresi 40; Enbiya Suresi 33, Elmalılı 1935 çevirisi )
Ancak, Kuran’ın daha sonraki yıllarda yapılan çevirilerinde -dili sadeleştiriyoruz gerekçesiyle- İslam ilahiyatçılarınca “felek” kelimesi yerine “yörünge” kelimesi kullanılmaya başlanır! Prof. Dr. Süleyman Ateş, Enbiya Suresi 33 ayetine yaptığı yorumda bu iki kelimeyi eşanlamlı kullanır:
“Bu âyet, bütün gök cisimlerinin bir felekte (yörüngede) yüzmekte olduğunu söylüyor. Kur'ân indiği sırada ilim çevrelerinde egemen olan Batlamyus teorisine göre güneşi ve ayı hareket ettiren, felektir. Oysa âyet, o teorinin tersine, Güneşin ve Ayın felekte yüzdüklerini söylemiştir. Bugünün ispatlı verilerine göre de bu varlıkların her biri, Kur'ân'ın dediği gibi, kendine özgü bir yörüngede, tıpkı bir uzay gemisi gibi yüzmektedir.” Der. (Kuranı Kerimin Yüce Meali, Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, s: 214, Dipnot 1)
Ancak, Süleyman Ateş’in yorumu dağınık ve bir çok yanlışlığı içermektedir. Her şeyden önce, uzayda "felek" diye bir katman yoktur, ve “felek” ile “yörünge” sözcükleri eşanlamlı değildir. “Yörünge” sözcüğü ile “mahrek” eşanlamlıdır. Ama tabi bu takiyeci anlayış sürdükçe Türkçe dağarcık ve sözlüklerde de gerekli tahrifat yapılarak felek ile yörünge sözcükleri eşanlamlı hale getirilirse hiç şaşırmayalım. Zira, “nasıl olsa mealen çeviri yapıyorum” diye düşünerek ayetlerin anlamını değiştirmeye cüret edenler bunu neden yapmasınlar ki?
Ayrıca ayetin Arapçasında “mahrek” sözcüğü geçmez: (ve kullun fî felekin yesbehûn). Bundan dolayı “felek” in eşanlamlısı olarak “ gökküre, çember, göksel katman” gibi sözcüklerin kullanılması gerekir. İkincisi gök cisimleri “bir felekte” değil, ayette yazdığı gibi “her biri birer felekte” yani, farklı farklı feleklerde yüzmektedirler ki bu Batlamyus'un teorisiyle uyumludur. Üçüncüsü güneş ve ayı hareket ettirenin felek olduğunu Batlamyus değil Aristo söylemiştir. Batlamyus güneş ve ayın şeffaf sıvı içeren feleklerde yüzdüğünü ileri sürmüştür ki ayet de zaten yüzmekten söz eder. Dördüncüsü, güneş, ay veya dünya gibi bir yörünge izlemez, sabittir. Fakat tüm güneş sistemi bir bütün halinde Samanyolu nebulası içinde galaktik bir yörünge izler. Beşincisi dünya, ay ve gezegenler güneşin kütlesel çekim gücüyle uzay boşluğunda dönerler, uzayda sıvı içeren bir alan, felek, ya da, su küre olmadığından yüzdüklerini ileri sürmek bilimsel bir saptama değildir.
Ptolemaios’un kozmolojisi ve felekler üzerine sayısız spekülasyon Kopernik (1473-1543), Galile ( 1564-1642) ve Kepler (1571-1630) gelene kadar sürdü. 1700 yıl sonra, yermerkezli evren ve dokuz felekten oluşan uzay algısının tamamen yanlış olduğu açığa çıktı.
Günümüzde, hala dünyanın tepsi gibi düz olduğunu, dönmediğini, Batlamyus'un görüşlerinin doğru olduğunu iddia edecek insanlar ortaya çıkarsa buna şaşıracağımı hiç sanmıyorum. Çünkü geçerliğini yitirmiş çağdışı düşüncelerin, inançların, hurafelerin milli ve manevi değerler, mukaddesat gibi gerekçelerle koruma kalkanları altına alındığını, bunları yadsımak yerine binbir türlü etik dışı yöntemle bunların doğruluğunu kanıtlama çabalarının büyük bir hız kazandığını gözlemlemekteyiz. Gerçek bilimsel düşüncenin ve bilim insanlarının saygısızca aşağılandığı, fakat büyücülük, cadılık, cincilik, falcılık, spritizma gibi hurafelere bilimsel kılıflar giydirilerek bunların kazanç kapısı haline getirildiği ve el üstünde tutulduğu bir devirde yaşadığınızı söylemek sanırım pek abartılı olmayacaktır. XXI. yüzyılda, hala aya gidilmediğine inanan, tüm ay yolculuğunun bir film kurgusu olduğunu iddia eden ve bunu kanıtlamaya çalışan bir sürü soytarı varken, bilimi ve bilimsel düşünceyi acaba nasıl bir gelecek beklemektedir?