Bir Aşk Hikayesi / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Eylül '14

 
Kategori
Öykü
 

Bir Aşk Hikayesi

Kaç zamandır onunla konuşmak istiyordu. Şu zamana kadar hiç kimseye söyleyemediği acılarını hiç kimsenin anlayamayacağı, yalnızca onun anlayacağı bir biçimde anlatmak istiyordu. Anlatmak istiyordu lakin ne vakit harfler, kelimeler dudaklarına değse her söz bir ölüm fermanı heybetine bürünüyor ve nefesini tutuyordu. İçinde Nar-ı cehennemi andıran o yangın birden bir buza dönüşüyor ve yok olup gidiyordu. 
 
Yapraklar ağır ağır sararmaya, loş ışıklar ahşap konakların pencerelerinden süzülmeye devam ediyordu. Bulutlar gölgelerini düşürerek üzerinden geçiyordu. Acıyı hissediyordu gönlünde. Aşk yetimi yüreği, cehennemden beter yanıyordu. Deniz, kayalıklarla dudak dudağa geldikçe hafif bir oynama oluyordu ağaçların dallarında. Bakışlarında suskunluk vardı. Konuşamıyorsam yazmalıyım dedi içinden. Şayet içimden geçenleri yazabilirsem, başarabilirsem kelimeleri bir surete büründürmeyi, varlık kisvesine bürüneceğim dedi.
 
Yerinden doğruldu. Odanın beyaz duvarlarında dalgalı sarı ışıklar uyandıran kandilin hemen önünden sıyrılıp masasına doğru yürüdü. Belinin ince, zarif kıvrımını öpen kumral saçlarını topladı ve divit kalemini eline aldı. Her harf, geçmiş yıllardan gelen acılarının tecrübesiyle, gözlerinde biriktirdiği yaşın süzülüverme anında surete bürünüyordu. Bir ara tebessüm etti. Kim bilir, dedi. Belki şu yazdıklarımı okuduğu an onun da gözleri dolar, yaşlar gözlerinin uçurumundan kendini salıverdiği an, anlamlar surete bürünür ve benim halimi ona arz eder dedi. Tüm bunları aklından geçirirken öylesine daldı ki, sabah namazı ezanını dahi duymadı. Duyamadığı için de namazını kılamadı. Yazdıkça yazdı ve gözleri, gecenin karanlık muhafızlarına eşlik eden günün yorgunluğuna dayanamayıp masanın üzerinde kapanıverdi.
 
Hem ay, hem güneş ışığına boğulmuş yeni bir günün ışığı penceresinden odasına girerken uyandı. Yüzünde tarifi imkânsız, anlamsız bir gülümseme vardı. Kendisini yeni bir güne uyandırdığı için Rabbine şükrettikten sonra pencereye doğru yöneldi. Denizi hayranlıkla izlemeye başlarken camın görünmez siluetinin ardından, acaba o da farklı bir pencerenin ardından benimle aynı denize bakıyor mudur? Şayet bu mümkünler faslındansa onu görüyorum ve duyuyorum, dedi.
 
Hazırlıklarını tamamladıktan sonra gece boyunca yazdığı defteri koltuğunun altına sıkıştırıp evden çıktı. Dönemin önemli yazarlarından ve şairlerinden olan bir beyzadenin dükkânına doğru yöneldi. Yolda ilerlerken heyecandan olsa gerek nefesi tutuluyor, yerdeki su birikintisini üzerine sıçratan faytonlara dahi aldırış etmiyordu. Uzunca süren bir yürüyüşün ardından kitapçı dükkânının önüne vardığı vakit, gördüğü kalabalık karşısında şaşırıp umutsuzluğa düştü. Defteri ona verememekten korktu. Fakat bu ilgili beyzadenin herkese ayrı ama aynı alakayı gösteriyor olması sayesinde defteri üstadın gözlerinin içine bakarak eline tutuşturabildi ve ekledi: ‘Bunlar kimsenin yazamayacağı yazılar.’ dedi ve koşarcasına uzaklaştı.
 
Şair, o gece, şiirlerini yazdığı ahşaplarla kaplı odasında, bir ceviz ağacından yapılmış masasının üzerinde, billur kandillerden dökülen sarı ışıkların altında gün doğumuna kadar defteri okudu. Evin bir başka odasında talebeleri onu etrafından misk kokularının yayıldığı, Isparta halıları üzerinde, bir şiir meclisinde boş yere bekleyip durdu. Gün doğunca, şair, talebelerinden birini kendisine verilen defteri yazan kişiyi evine getirmesi için tembihledi. Akşam inmek üzereydi ki defteri yazan, talebeyle birlikte kapıda göründü. Şair usulca onu şiirlerini yazdığı odaya davet etti. Nezaket kuralları çerçevesinde kapıyı karşısındaki bayana açtı ve onu içeri davet etti, bir sandalyeye oturttu. Kendisi de kandili yaktıktan sonra karşısındaki sandalyeye oturdu. Şair, tebessümlü bakışlarla ondan ne istediğini sordu. Bayan, başını kaldırıp şairin gözlerine baktı. İlk defa göz göze geldiler. Gözleri gülüyordu lakin kahverengi gözlerinin derininde bir yer can çekişerek ağlıyordu. Şairin teni buğday rengindeydi. Saçları hafif dökülmüş, sakalına kırlar düşmüş, gözleri ise sahra çölünden bir kahveydi.
 
Zifiri kirpiklerinin gölgelediği gözlerinden kandili kıskandıran bir ışık yükseldi kadının. Aşkı gördüm dedi, aşkı tanıyorum artık. Şair, gülümsedi ve ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü, derin gözlerle denize doğru bakışlarını uzattı. Demek aşkı gördün ve onu tanıyorsun öyle mi diye devam etti. Nedir aşk? Kadın derin bir nefes aldı, sırtını sandalyeye iyice yaslayıp doğruldu ve başını şairden tarafa çevirdi. Ne kadar çok kır düşmüştü bu adamın saçlarına. Omuzlarına ne kadar çok yük binmişti öyle. Aşk sensin dedi, benim aşkım sensin diye fısıldadı. Dinle beni, bil, anla ve sev. Sırrıma vakıf ol. Sana verdiğim defterdeki her dizeyi gözlerimden oku. Sende son bulayım, sende yanayım. Sessiz çığlıklarımda sesin yankı bulsun. Aç gönlünün kapılarını, göster bana içerisindeki cennet bahçelerini. Çektiğim acıları göstereyim sana. Duyduğum azabı, hissettiğim korkuyu... Yeter ki bana gönlünün kapılarını aç dedi. Yeter ki gönlünün kapılarını bana yeniden aç diye fısıldadı. Yerinden kalktı ve şairin yanına doğru yürüdü. Her adımında koyu kahverengi gözlerinin derininde bir yer rahatlayarak gülümsüyordu. Zira içini rahatça açabilmişti.
 
Şairin yanına vardığında pencere önünde denizin yüzeyinde oynaşan ışıkları izlemeye koyuldu. Bu hem ayın, hem yıldızların, hem de şehrin ışıltısıydı. Bedenini şairden yana çevirdi ve başını yavaş yavaş kaldırıp şairin gözlerine baktı. Göz pınarlarında yaşlar beliren bu gözlerin hüznü karşısında içine bir kor düştü ve ne yapacağını şaşırdı. Ellerini yavaşça şairin gözlerine uzattı ve gözlerinden akan yaşları silip her damla yaşı tekrar tekrar öptü. Şair esmer eliyle kızın beyaz elini tutup geleceğini biliyordum, dedi. Geleceğini biliyordum. Kadın bol yüzüklü elinin arasında gezen eli öperken, beklediğini biliyordum dedi. Beklediğini biliyordum diye fısıldadı. O, rüyaya benzeyen anlar şairin ellerini kadının avuçlarının arasından çekmesiyle son buldu. Şair, yalnızlığımı göstereyim sana, dedi. Milyonların içerisinde yalnız kalmışlığımı… Yalnızca benim büyütüp inandığım yalanlarımı göstereyim sana, ölümü sevebilmenin eğitimini anlatıp bunun ıstırabını yaşayan gönlümü göstereyim sana. Gözyaşlarımı göstereyim ve sonra gözyaşı iken kana dönen yaşlarım ile tanıştırayım seni. Aşkı göstereyim sonra sana. Senin aşkını, diye ekledi. Yani kalıcı olmayanı, diyerek bir açıklama getirdi. Sonra aşkı anlatayım, dedi tekrar. Kalıcı olanı. Yani benimkini, dedi fısıldayarak. Kadın, Açıklayabilirim, dedi sesinde bir mahcupluğun titreyişiyle. Şair, sağ tarafında duran sandalyeyi eliyle işaret edip oraya oturmasını istercesine bir hareket yaptı. Kadın buna rıza gösterip şairin sağ tarafına geçti ve sandalyeye oturdu.
 
Günün ilk ışıkları odaya düşmeye başlayınca şair kadına döndü. Alnında ruhunun yorgunluklarını taşıyan kırışıklıklar vardı. ‘Açıklayabilirim’ hangi nankörlüğün telafisidir, dedi. Açıklayabilirim hangi nankörlüğün telafisidir, dedi fısıldamak yerine bağırarak. Böylesine bir tepki karşısında çaresiz kalan kadın sesin büyüsüne kapılıp dayanamadı ve sonunda peki dedi, peki haklısın. Yerinden kalktı, başını ve belini büken acılarını küfesine koyup sırtladı ve yavaş yavaş odadan ayrıldı. Şair, yüzünü pencereye dönmüş dışarıyı izliyordu. O, rüyaya benzeyen kadını köhnemiş merdiven basamaklarından aşağı inerken gördüğünde ona kalıcı bir duygu verdiğinden emin oldu. Hüznü…
 
Gün daha fazla aydınlanmaya başlayınca aynı talebe kapıyı hafifçe araladı ve kandili söndürmek için çalmadan, destursuz içeri girdi. Hocasının uyanık olduğunu görünce destursuz içeri girdiğine pişman oldu. Mahcupluğunu belli eder bakışlarla hocasına bakıp özürler diledi. Hocası ise talebesine dönmeden, Salih! dedi. Salih! Salih, bir hatanın sonunda azar işitmekten korkarcasına sırtı kendisine, yüzü pencereye dönük olan hocasına titrek bir sesle buyur edin, emrinizi söyleyin efendim, dedi. Salih her ne kadar azarlanmaktan korksa da hocasının ses tonu öfke değil hüzün kokuyordu. Sana bir sır vereyim evlat, dedi. Salih, hocasının kendisi ile bir sır paylaşacak olmasından dolayı memnuniyet duydu ve hocasına dönüp buyurun efendim, dedi. Şair, dilinin ucuna gelenleri söyleyip söylememekte tereddüt etti. Dişlerini iyice sıktı ve sonra derin bir nefes alıp boğazını temizledi. Evlat, dedi. Evlat. Bir erkek, bir kadının ilk bakışını ve son öpüşünü asla unutamaz, dedi.
 
Toplam blog
: 3
: 74
Kayıt tarihi
: 21.04.14
 
 

29,08,1992 Adıyaman doğumluyum. 23 Nisan İ.Ö.O ve Adıyaman Lisesi okullarında eğitim gördüm. Daha..