​ Bir küçücük yavrucuk... / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Kasım '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Bir küçücük yavrucuk...

24 Mayıs... 1996.

Sabahın sekizinde şişli'de söylediği hastahanede doktorumla buluştuk. Elimde valizim, ablam ve eşim. Kendimi hazır sanmıştım bebeğimi taşıdığım 9 ayın sonunda... Doğuma... Anne olmaya...

Oysa hiç te hazır değilmişim o zaman. Hatta ne olduğunu bile anlamamışım ki... Toydum...

İçimde bir şey büyümeye başladığında çok heyecanlanmıştım bana ait birşeydi. Arada içine bakıp kapatmayı istedim, gizli bir pencere olsun... Sadece ben biliyim. :)

Nasıl merak ederek geçti dokuz ay, neye benziyor acaba diye...

Büyümeyi bitirdiğinde sanki sığmıyordu içime... Kendimi patlamaya hazır bir bomba gibi hissediyordum. Ayaklarım 39 numara olmuş bacaklarım kalınlıktan birbirine sürter duruma gelmişti...

Göğüslerim 90'a ermiş, pantolon hakeza 44 bedene çıkmıştı... Aslında 11 kilo almıştım hemi topu ama fazla durmuştu benim bedende ya neyse...

Kendimdeki bu değişimden çok ama çok korkmuştum, olmuştu bir kere dönüşü yoktu artık...

Ben anne olacaktım. Tarifsiz bir heyecan ama tuhaf bir sızı vardı ya içimde anlatsam anlatamıyordum... Korkuyordum... Yanlızdım bir başıma... Anne olacaktım ama annem yoktu yanımda...

Ne annem ne babam...

Bir ablam ama oda benden, tecrübesiz... Ama kuvvetli... Ondan alıyordum gücümü aslında. Hep arkamda oluşunu çok seviyordum.

Bilinmeyen bir akıbeti beklerken odada şaşkın, bir hasta bakıcı geldi odaya.
Elinde arkası boydan açık bir önlük.

-giy dedi ve gitti.

Çaresiz soyundum, giyindim dediği gibi...

Ardından bir hemşire geldi.
İzbandut gibi.. Bir hışım kolumu sıyırdı tansiyonumu ölçtü, bebeğin kalp atışlarını dinledi, dinletti...

Odada yankılanan o kocaman ses bizi daha da bir heyecanlandırdı...Tak tuk... Tak tuk... O bir yudumdan nasıl bu kadar capcanlı içime dokunan bir ses çıkıyordu.. Kendime hayret etmiştim... Bu işin sırrı bende idi yaa.
O zaman hiç olmadığım kadar özel hissettim...
Derken kapı bir kez daha açıldı bu sefer başka bir hemşire geldi elinde bir libelax tüpü...
Dön dedi hoyrat bir ses tonu ile... Ruhsuz.
Özellik yerle yeksan... Birden karizmayı çizme korkusu ile dur ben yaparım diyebildim...

Olmaz dedi. Hayır sana olmaz git ben yaparım dedim...
Neyseki ona göre kaprisli hastayım ya! söylenerek odayı terk etti; utanmasa dövecek dedim içimden.

Birde ''bende doğurdum ne var canım ''diyor...

Sinir ben sana yapayım libelax ta sen gör dedim sessizce, çaresiz!... Şartmış sezeryanda ya öyle dediler.

Sonra bir başka tim geldi daha bir korkunç...

Daha hoyrat... Daha sevimsiz... Elinde bir permatik
-bir bakalım dedi...
Korku ile neye dedim...
-Neye olacak dikiş atılacak yere dedi...
-Sorun yok tamamdır dedim.
İkna olmadı, sinirlendim... Nasıl baktıysam artık bir dövmediği kaldı, oda gitti...
El değil bey yamandı bir kere...:) Çünki bana verilen talimatları harfiyen yerine getirmiştim, hazırdım fiziksel olarak ama ruhum? Soran yoktu hiç...

Ben galip gelmiştim çok şükür...

Artık doktorumu bekliyordum. Güvenmiştim ya birkere beni bunların elinden kurtaracaktı... Bebeğimide benide ona teslim edebilirdim artık.
Kapı açıldı... İçimden bir şey düştü gene mi derken ben... Çok şükür Tarık hocaydı. Ohh derken boynunda buluverdim kendimi..
-Hadi bakalım hazır mısın?
-Sen diyorsan hazırım dedim... İçimde bir kuş hafifliği ile.
Kapı gene açıldı ve uzun boş bir sedye ile 1.30 boylarında müstahdem iterek içeri girdi...

Beni ameliyathaneye götürmelerini orada görüşeceğimizi, merak etmemem gerektiğini, 25 dakika içinde herşeyin halolacağını söyledi; o sımsıcak mavi gözlerini kırpıp, yanağımdan bir makas aldı.-Korkma...

Gitti...

Çok hızlı oluyordu herşey ve ben tutamıyordum zamanı... Durmuyordu bir türlü..
Çaresiz söylendiği gibi, önlüğe sahip çıkmaya çalışarak sedyeye uzandım, üzerime bir pike koydular ablam, eşim geride kalarak asansör kapısına geldiğimizde geriye baktım içimden:

-Birazdan buraya 2 kişi olarak döneceğim... Allahım sen yardım et.Et ki!....
Asansörde ben ve sadece 1.30luk. Adamın yüzünde sevimsiz bir gülümseme, birbirimize bakmamaya çalışarak ameliyathaneye açılan kapıdan indik.
Buz gibi biryer... Soğuk ve mavi. İlk defa mavi bu kadar kötü gözüktü gözüme...
Duvarlarda ki raflarda bir sürü şişe, makineler, ışıklar donuk, kalabalık bir sürü yeşil ve pembe insan sadece gözlerini gördüm... Telaş içinde koşturuyorlar, beni sedyeden masaya aldılar. Her biri birşey yapıyor ama ben birşey yapamıyorum... Hazırlık safhası uzun bana çok uzun...

Kolum masada bağlı, damara bir serum takılmış boynumdan aşağısını görmüyorum... Artık hazırız dediler..
Korku....
İşte o bildik sımsıcak mavi gözler bana bakıyor.
-ohhhh diyorum içimden gene.
-İyi misin?
Bir ses! işte bu gözler geldiğine göre artık sende gözlerini kapatabilirsin dedi...
-Sayıyorsun ona kadar... Bak bakalım kaçta kalıcan .. :)
-1
-2
-3 diyebildim.
Sol tarafımdan sıcak tarifsiz bir tuhaflık...
Nefes alamadım sanki, göz kapaklarım ben açmaya çalışırken onlar direniyor ve yok oldum kocaman bir boşlukta...

Karanlık... Çok karanlık...Sesler var, hışırtılar, sesler telaşlı...sesler acele....
Ben yok oldum onlar var...

Ayak sesleri hızlı adımlar atıyor... Konuşuyorlar ben anlamıyorum... Duyuyorum ama cevap veremiyorum...
Varım ama yokum...
.................................
Gözlerimi açtım... Ablam, eşim bana bakıyor, gözler çok meraklı...
Yanıyor karnımda sızı çok ince. Derinden... Konuşmak istiyorum sesim çıkmıyor sanki...
Göz kapaklarım yine bana inat kapanıyor ısrarla.... Çok yanıyor içim çok...
Nekadar süre geçtiğini bilmiyorum ama hatırladığım kapının açıldığında ablamın çığlığı....
-Bak bakk....
Eşim, şaşkın bir ördek yavrusu gibi hala durumun gerçekliğini algılamış değil! belli...

İşte...
Bu oydu...
Bilmediğim belki de başıma gelen en güzel şey... Buğday tanesi... Benim buğday tanem...
Meraktan aylarca çatladığım, kah söylenip kah sevdiğim, taşıyıp büyüttüğüm...
Bana bu değişimi yaşatan o küçük şey...
Bana doğru sürülen kuvezde bir çift buruşuk gözkapaklarının arasından kapkara gözleri,
Simsiyah saçları olan kıpkırmızı suratlı minicik ama minicik. 2, 750 kg olduğu söylendi...
Yavru evet... Benim yavrum... Çıka çıka bukadarcık çıkabilmişti şu koca dünyaya...

Hani burnumun direği sızlar derler ya...
İşte... Ne sızlamak... Tarifi yok...
Ne karnımdaki dikiş acısı kaldı, ne de içimdeki korku...
Karşımda duruyor ve bana verilmek üzere kuvezden alınıyordu... Özlediğim merakla beklediğim...
Kucağıma verdiklerinde katıla katıla ağladığımı hatırlıyorum... Derin bir nefes çektim kokusundan.
Ciğerlerim onunla dolduğunda İçim acıyordu...
Gözyaşlarımın arasından aklımdan geçen sadece...
Annem...
Bebeğim...
Ben...

İyiki geldin buğdayım...

 
Toplam blog
: 11
: 426
Kayıt tarihi
: 14.08.08
 
 

Sanırım yolun yarısına gelmiş, gelirkende epeyce birşeyler görmüş geçirmiş ama son dönemde, çok da m..