- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Bu dünya bize dar

Dünyada çevre sorunlarının tavan yaptığı dönemin başlarındayız. Henüz ılık süreci yaşıyoruz. Kavurucu etkileri için gereken sürede ne yazık ki çok uzak değil.
Çevre sorunları ile mücadele konusunda, ortalama insana dair bilinçlendirme süreci tam hızla devam ediyor. Okullarda çevre derslerinin eklenmesi, tv ve gazetelerde çevre haberlerine giderek daha fazla yer verilmesi, kent afişleri, broşürler vs kitle bilincinin gelişmesine dair atılan adımlar.
Ancak çevre sorunlarının tekil bireyin çabalarının üzerinde bir irade gerektirdiği gerçeğini nerdeyse herkes bilmesine karşın kimse sesini çıkarmıyor. Bu konuda neredeyse bütün insanlar bir suç ortaklığı içinde.
Her bir birey, yaşamda elde ettiği konfor rüşveti karşısında, çevre kirliliğine neden olan total sistemin temel taşlarına dokunmama konusunda anlaşmış durumda.
Bu temel taşlar nedir diye sorulabilir? Bence en temel unsur nüfus. Elbette nüfusunda bir sonuç olduğu söylenebilir. Yani gelişen üretim tekniklerinin yarattığı büyük arz ve teknolojinin hayatı kolaylaştıran, refahı arttıran gelişimi, insanoğlunun çoğalmasında bir etken olarak kabul edilebilinir. Ancak ne yazık ki bu, bugünü karşılayan bir teori değil. Eğer öyle olsaydı, teknolojisi en fazla gelişen ve toplumsal refahı en fazla sağlayan ülkelerde en yüksek nüfus artışı olması gerekirdi ama ne yazık ki dünyada durum bunun tam tersi yönde gelişiyor. Ekonomik gelişmişliği ve yaşamsal konforu en yüksek ülkelerde nüfus artış hızı eksi yöndeyken, fakir ve geri kalmış ülkelerde nüfus artışı hala dizginlenemez düzeylerde.
Bunu destekleyen önemli verilerden birisi de, sınıf atlayan her toplumun doğum hızı ve dolayısı ile nüfus artış hızının, ekonomik gelişmenin aksi yönünde ve aynı hızla düşmeye başlaması.
Dünyanın şu anki nüfusu 7 milyar olarak tahmin ediliyor ve bu nüfus artış hızı ile 2050 yılı için tahmini rakam 12 milyar. 1800’li yılların başında ise dünya nüfusu yaklaşık 1 milyardı. Yani iki yüzyılda 7 kat nüfusa ulaştık ve önümüzdeki kırk yılda 2 katı daha artış göstermemiz bekleniyor.
Çevre kirliliği dediğimiz şeyde tam olarak burada yatıyor. Bu kadar nüfusun ihtiyaç duyduğu gıda, giyim, donatı, konaklama, ısınma gibi ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyor. Kapitalizm bu talebi karşılamaya oldukça hevesli ve teknolojisini gerek üretim miktarını arttırmak gerekse de verimliliği yükseltmek için yükseltip duruyor. İşte tamda bu üretimin ve dolayısı ile tüketimin gerçekleştiği süreç çevre kirliliğinin ana gövdesini oluşturuyor. Üretim aşaması da, tüketim sürecide başlı başına birer atık üretim süreçleri. Fabrikada üretim yapmak için ihtiyaç duyulan enerjiden hammaddeye, tarım yapmak için kullanılan kimyasal ilaçlardan su tüketimine kadar geniş bir yelpaze daha fazla üretim için dünyaya verdiğimiz zararları listeliyor. Ama bir o kadar daha kötü olan ise tüketirken ortaya çıkan atıklar. Katı atıklar, tehlikeli atıklar, atık yağlar, ambalaj atıklar, lastik atıklar, piller, gaz atıklar, evsel ve endüstriyel sıvı atıklar ve elbette ki ses atıklar (gürültü) doğadaki hammaddeyi eksiltmenin yanında var olan kısıtlı kaynağın da kirlenmesine, kullanılamaz hale gelmesine sebebiyet veriyor.
Şöyle basit bir örnek verebiliriz. Elimizde bir göl var. Bu göl bizim tek su kaynağımız ve nüfusumuz, dolayısı ile ihtiyaçlarımız arttığı için bu gölden giderek daha fazla su alıyoruz ve gölün doğal dengesi üzerinde bir baskı oluşturuyoruz. Bu birinci tehdit. İkinci tehdit ise, gölden aldığımız sular, gerek fabrikalarda gerekse evlerde kullandıktan sonra atıksu haline geliyor ve o suları da tekrar su aldığımız göle bırakıyoruz. Giderek su miktarı azalmakta olan göle ikinci darbeyi, kirli suyu boşaltarak vuruyoruz. Bu gelişim neredeyse dünyanın bütün doğal kaynakları için böyle.
Tüm bu sürecin sebebi de, eski çağlarda yaşayan insanların bilinçli olması, yeni çağ insanlarının ise bilinçsiz olması değil. Eski çağların üyeleri doğaya zarar vermiyor değillerdi, yalnızca nüfuslarının oluşturdukları toplam zarar, genel doğal dengeyi sarsacak düzeyde değildi. Bugünkü sorunumuz ise günümüz insanlarının insanoğlu tarihinin en bilinçli üyelerine sahip olmasına karşın toplamda verdikleri zararın doğa tarafından kendiliğinden bertaraf edilemiyor olması.
Bu nedenle çevre tartışmalarının bilinç üzerinden yürütmenin bir yere kadar faydalı olacağını düşünüyorum. Neticede bugünkü nüfusunu koruyan ve büyük olasılıkla giderek arttıran insanoğlunun çevre kirliliği düzeyini 20 yıl önceki seviyesine geri döndürme şansı kesinlikle yok. Bunda elbette, dünyayı;
“daha fazla nüfus = daha fazla üretim + daha fazla tüketim = daha fazla kar ve kalkınma”
denklemi üzerinden algılayan kapitalizminde payı oldukça büyük. Ama geçtiğimiz yüzyılda yaşanan reel sosyalizminde nüfus ve çevre sorununa dair farklı bir bakışı olduğunu algılayamadık.
Henüz daha ortalıkta çevre sorunu mevzu bahis değilken, nüfus konusunda iki farklı eğilim dünya üzerinde hakimdi. İlki kısmen liberal görüş diyeceğimiz ama ardından –çok da şaşırmayacağımız şekilde- otoriter bir zihniyete kayan ve sosyal darwincilik olarak adlandırabileceğimiz nüfus politikasıdır. Diğeri Tanrının kul sayısını belirlemek konusunda özgür olduğu şeklinde özetleyebileceğimiz, kaderci muhafazakar bakış açısı.
Önümüzde ise iki olasılık duruyor. İlki artık bence de anlamsız olasılık. Solun nüfus konusuna ekonomi denklemi dışından bakan, nüfus artışını başlı başına dünyanın doğal kaynakları üzerinde baskı olarak algılayan ve akılcı politikalarla tüm dünyada nüfusu bir güç, nüfuz ve ekonominin dinamosu olmaktan çıkaran bir zihniyet geliştirmesi. Ki bunun ne kadar mümkün ve doğru olduğu konusunda şüpheliyim. Diğeri ise, Thomas Robert Malthus’un fazla ırkçı, aşırı sınıfsal duran önerilerinin, insan eliyle değil ama doğrudan doğanın eli ile gerçekleşmesi.
Nüfus konusuna devam edelim,