- Kategori
- Haber
Bunca elem, bunca ıstırap, bunca çile...
Gözüm iliştikçe bir hüzün duyuyorum. “En Güvenilir Kurum” anketlerinde ‘medya’ hep sonuncu çıkıyor.
Oysa “matbuat” iken, “ceride” iken; “basın” iken, “gazete” iken hep zirvedeydi “güvenilirlik” söz konusu olunca.
“Ulusal özgürlük” kıvılcımını çakan, ateşini yakan; cumhuriyet ve devrimleri tanıtan, öğreten, sevdiren; çok partili demokrasi döneminde ulusumuza ışık tutan “basınımız” değil midir?
“Medya” olduk, böyle olduk!
Nereden geldik nereye vardık. Bilmekte, öğrenmekte yarar vardır:
Düşman gemileri, zafer bayraklarıyla İstanbul limanını doldurmuşken; rıhtımlar işgal çizmeleriyle çiğnenmişken; işgalcilerle, bağımsızlık savaşçıları arasında sıkışan Padişah, Mustafa Kemal ve beş arkadaşı hakkında idam fermanı çıkarmışken kendi tarihini nasıl yazacağına karar vermişti Türk basını. (*)
İzmir’in işgaline karşı ilk tavır da bir gazeteciden gelmişti.
1919 Yılı 15 Mayıs’ında mavi-beyaz bayraklarla donatılmış Kordon Boyu’nda Rum kızları eteklerini savurarak şarkılar söyleyip dans ederken, karaya ayak basmıştı Yunan Efzun Alayı. Efzun Alayının sancaktarını “ilk kurşun”la yere seren ve sonrasında süngü darbeleriyle şehit edilen vatanperver, Hukuk-u Beşer Gazetesi’nin başyazarı Hasan Tahsin Bey’di. (**)
Anadolu basını, Kurtuluş Savaşı yıllarında her türlü yoksunluk içindeydi. Kağıt, mürekkep, matbaa harfleri yok denecek kadar azdı. Gazeteler kimi zaman ambalaj kağıtlarına basılıyor, kimi zaman boyutları küçültülüyor, kimi zaman da sayfa sayıları azaltılmak zorunda kalınıyordu. Hatta bazı gazeteler, kağıt ve gerekli malzeme yokluğu nedeniyle birkaç ay çıkamıyor, yayın hayatları kesintiye uğruyordu. Bütün bu elverişsiz koşulların yanında, işgal altındaki bölgelerde çıkan gazeteler, işgal kuvvetlerinin baskısı altında bulunuyor, buna rağmen yayınlarını sürdürmek için çok ilginç yollar bulabiliyorlardı. Örneğin Fransız kuvvetleri tarafından kapattırılan Yeni Adana gazetesi Pozantı’da bir tren vagonunda basılıp Adana’ya gizlice sokuluyordu. (*)
Güneş doğdu gece oldu, gün battı sabah oldu.
Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, 84 yıl güz gittik. Biz kendi dünyamızda reyting tutkusu, mevki tutkusu, mesleğe saygısızlıkla yıkanırken, halkın gözünde “en güvenilmez kurum” konumuna düştük.
Bu manzaraya bakıp, tekrar tekrar sormamak mümkün değil:
- Bunca elem, bunca ıstırap, bunca çile bugünler için miydi?
Ön Söz
Gazeteci, “Kadir Gecesi” müftüye sormuş:
- Hocam, medya için de dua ediyor musunuz?
- Hayır, demiş müftü, medyanın haline bakıp, memleket için dua ediyorum.
Kıssadan hisse…
İyi de, “kıssadan hisse” çıkartacak medya nerede?
Son Söz
Özür dilerim, nerede kalmıştık? Ah, evet musikiden söz ediyorduk.
Dünya, nasıl yazdığınıza değil, ne yazdığınıza bakar. Kemani Sarkis Efendi, o nihavent bestede az şey söyledi, ama söylediğini herkesten daha iyi söyledi:
“Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş, korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.”
...
(*) “Cumhuriyet Basını”Ankara Gazeteciler Yayını, 1998.
(**) “Şehit Gazeteci Hasan Tahsin ve İlk Kurşun”İzmir Gazeteciler Cemiyeti.