- Kategori
- Siyaset
Bürokrasi, sosyalist devlet düzeninde de iktidarın sahibidir

1956 Macar Ayaklanmasındaki hedeflerden birisi Stalin heykeliydi
Bazı kavramlar vardır ki, kendi çelişkilerini kendi içlerinde taşırlar. Örneğin sosyalistler kapitalizmin kendi içinde bu uzlaşmaz çelişkiyi taşıdığına inanır. Kapitalizm derinleşip, sömürü ilişkileri arttıkça, tekelleşme sürecinden dolayı sömürenlerin miktarı azalacak, sömürülenler ise dolayısı ile giderek çoğalacaktır. Bu şekli ile sömüren kendi eli ile kendi katilini var edecek ve güçlendirecektir. Bu kapitalizm için uzlaşmaz bir çelişkidir.
Ancak sosyalizmin de içinde kimi çelişkiler taşıdığı, reel sosyalizm döneminde ortaya çıktı. En azından reel sosyalizmin öncüleri olan Lenin ve Stalin’in ortaya koyduğu tarz bazı çelişkileri gözler önüne serdi.
Sosyalistler, elbette Lenin’den öncede iktidarı ele geçirmeye öncelik verdiler. Sosyalizmin var edilebilmesi ancak işçi sınıfının iktidar olabilmesi ile mümkündü çünkü. Ancak Lenin bu süreci en radikal şekilde çözümlemeye çalıştı. Elbette ki ilk bakışta ve 20. Yüzyılın ilk çeyreğinin şartlarında bu bakış açısının da haklı yanları vardı. Basitçe aktarmaya çalışırsam;
İlk olarak burjuva sınıfının iktidarı işçi sınıfına altın tepsi ile vermeyeceği belliydi. İktidarı almak bir mücadele ve savaşı gerektiriyordu. Lenin bu mücadelenin araçlarını ilk belirleyen kişi oldu. Öncelikle güçlü bir işçi sınıfı ideolojisine ihtiyaç vardı. Ardından bu ideolojiye göre örgütlenmiş, çelik disiplinli örgüte. Bu örgütün proleter bilince sahip bir öncü kadrosu olacaktı. Bu kadronun da üzerinde yükseldiği temel sınıflar ve destek sınıflar kaçınılmazdı. Her devrim kitle desteği ile yapılabilirdi çünkü. Üstelik sosyalist bir devrim, sonucunda çoğunluğun iktidarına yol açan bir devrim olacaktı.
Elbette Lenin bu süreçte illegal çalışmaları da yadsımadı ve kapitalizmi yıkmak için mücadele eden partinin, kendisini burjuvazinin saldırılarına karşı koruyabilmesi için gizlilik temelinde örgütlenmesi gerektiğini dile getirdi. Ancak bu yapı ilk andan itibaren merkezi ve yukarıdan aşağıya örgütlenen bir sistem yarattı.
Bu yapı, iktidarın ele geçirilmesinden sonrada büyük bir farklılık göstermedi. Ülke, meşruti sistemden, ardından gelen burjuva iktidarından kurtuldu ancak bu kez dış düşmanlar olan emperyalizm ile onların işbirlikçileri ve ülkedeki diğer gerici güçler sorunu vardı. Bu nedenle partinin örgütlendiği tarzda, bu kez devlet, yukarıdan aşağıya ve sert bir hiyerarşi ile örgütlendi.
Toplumun örgütlenmesinde de farklılıklar oluştu. Sivil örgütlenmeler, karşı devrimin odağı olabileceği için, insanlar ancak işçi sınıfının ana örgütü olan Komünist Partilerde yer alabildiler Sendikalara da gerek kalmadı, çünkü sendikalar burjuva devletlerine ve sermayedara karşı işçi sınıfını koruyan, onları örgütlayan yapılardı. Oysa artık işçi sınıfının kendisi iktidar olduğu için bu tarz örgütlenmelere de gerek kalmamıştı.
Oluşan yeni sosyalist yapı, işçi sınıfının iktidarını işbirlikçilere ve karşı devrimcilere karşı korumak için çeşitli önlemler aldı. Çoğunluk emekçi sınıflar olduğu ve onlarında çıkarına hizmet eden parti belli olduğu için ve Komünist Partilerin dışındaki partiler ancak karşı devrime hizmet edeceğinden çok partili sistem yürürlükten kaldırıldı. Bununla birlikte yalnızca işçi sınıfının ideolojisine hizmet eden basın yayın organlarına izin verildi.
Bunun dışında da insanın yaşamdan beklentileri üzerinden merkezi planlama devreye girdi. Günlük ihtiyaçlar, haftalık, aylık ihtiyaçlar ile yıllık ihtiyaçlar belirlendi ve planlandı. İşçinin, alacağı ürünler, oturacağı konutlar ve gidilebilecek yerler, sınıf ideolojisi ve çıkarlarına göre belirlendi.
Tabi bunlarda esas olan etken, vatandaşın, daha doğrusu emekçinin, emperyalizmin oyununa gelmeyecek şekilde korunmasıydı. Ama neticede ortaya çıkan totaliter bir rejim oldu. Bir dönem sonra alınan önlemler sınıfın çıkarlarını korumaktan çıktı, sistemi ele geçiren bürokratik yapının iktidarını korumaya dönüştü.
Bu süreci aslında bir örnekle açıklamak daha uygun olacak ve buna en iyi örneklerden birisi de 1956 Macar Ayaklanmasıdır. 1945’de Nazi işgalinden kurtulan ülkede, 1956 yılına gelindiğinde işçi sınıfı bürokratik yapının altında ezilir hale gelmişti. (1.000.000 nüfuslu bürokratik bir sınıf oluşmuştu ülkede) Çünkü iktidar tekelini elinde bulunduran bürokratik sınıf sürekli huzursuz, kaygılı, etrafının düşmanlarla çevrili olduğu sanısıyla yaşamakta ve bundan dolayı kitleler üzerinde devlet baskısını her daim canlı tutmaktaydı.
1956 yılında, üniversite öğrencilerinin öncülüğünde başlayan ayaklanmalar, bazı yerel inisiyatiflerin oluşmasına yol açtı. Bu noktada oluşan işçi konseylerinin hükümetle yaptıkları pazarlıkta dile getirilen talepler düzenin o zamana kadar, işçilerin iktidarı ile en ufak bir ilişkisinin bulunmadığını göstermektedir. Çünkü işçiler kendi fabrikalarını kendileri yönetmek istemektedirler. İşte o işçi konseylerinin, "sosyalist iktidardan" talepleri;
1) Fabrikalar işçilere aittir. İşçiler devlete üretim ve kârın bir kısmını temel alarak hesaplanan bir vergi öderler. 2) Fabrikanın en yüksek kontrol organı, işçiler tarafından demokratik yöntemlerle seçilen işçi konseyidir. 3) İşçi konseyi 3 ila 9 üyeden oluşan bir yürütme kurulu seçer. Yönetim kurulu konseyin yürütme makamı olarak hareket eder ve konsey tarafından alınmış kararları ve görevleri uygulamaya koyar. 4) İşyeri yöneticisi, ücreti fabrika tarafından ödenerek çalıştırılır. Yönetici ve diğer yönetici pozisyonundaki kişiler işçi konseyi tarafından seçilirler. 5) İşyeri yöneticisi fabrikaya ilişkin tüm konularda işçi konseyine karşı sorumludur... 7) İşyerinde çalışan tüm işçilerin işe alınması ve işten çıkarılması konusunda doğacak tüm anlaşmazlılarda karar hakkı işçi konseyine aittir. 8) İşçi konseyi tüm bilânçoları görmek ve kârların kullanımına karar vermek hakkına sahiptir… (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, cilt 5, s. 1481)
Ayrıca Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan ayrılması da şartlardan birisiydi ve bu baskı altındaki hükümet bir süre SSCB ile, Kızılordu askerlerinin çekilmesi için pazarlık yaptı ama neticede 3 Kasım 1956’da 200.000 sovyet askeri ve 6.000 bin tank Budapeşteye girerek işçilerin isyanlarını bastırdı. İş başına getirilen yeni hükümet, karşı devrimin bastırıldığını açıkladı. Oysa işçi mahallelerinde ve sanayi bölgelerinde Sovyet askerleri ile işçilerin kavgası belirli bir süre devam etti. Bu çatışmalarda Sovyet askerleri halkın üzerine hava bombardımanında bile bulundu. Bu çatışmalar neticesinde yaklaşık 20.000 kişi öldü, 2.700 kişinin idam edildi ve 200.000 Macar ülke dışına kaçtı.
Bu örnekte de görüldüğü üzere, sosyalizmin özellikle Leninist modelle, kapitalizmin yıkılarak inşa edilmesi yöntemi, sosyalizmin var olabilmesinin önündeki en büyük engele dönüştü. Çünkü ortaya çıkan daha hür, daha eşit, daha demokratik, hoşgörülü ve dayanışmacı bir sistem olmadı. Proleter diktatörlüğünün yerine bürokratik bir diktatörlük inşa edildi. Bir süre sonra tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi kendi vatandaşından şüphelenen bir sistem gelişti. Çünkü sistemi var eden yapı, bu şüphe üzerine örgütlenmişti.
Reel sosyalizm deneyi şunu göstermiştir ki, kapitalizm sürecinde yalnızca iki ana sınıf yoktur. Yani kapitalist yaşam alanı, burjuvalardan ve işçilerden ibaret değildir. Bir de devleti, onun ürettiği gücü elinde tutan bir sınıf vardır ve bu sınıfta kesinlikle gözönüne alınmalıdır.
Bu noktada, Leninist modelin oluşması sürecinde bu modele muhalefet eden ve uzanacağı noktayı doğru tahmin eden Alman sosyalistler Beinstein ve Kautsky’nin görüşlerinin tekrar gözden geçirilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. Bir sonraki yazımda, ona değinmek istiyorum.