- Kategori
- Deneme
Büyüyünce Ne Olacaksın?
İlkokulda herkese sordukları ‘’Büyüyünce ne olacaksın?’’ sorusunu, henüz o yaşlarda nasıl cevaplardınız? Bu soruyu istisnalar haricinde, genel olarak asker, polis, öğretmen, itfaiyeci vs. diye cevaplandırırdık. Evet, o zamanlarda daha farklı meslekleri bilmiyorduk. Bizim görebildiğimiz, bize anne, babalarımız tarafından gösterilen meslekler bunlardı. Polisler iyi insanlardı bizi koruyorlardı. İtfaiyeciler de öyle, yangınları söndürüp insanlara yardım ederlerdi. Öğretmenler ise göz bebeğimizdi, ailemizden çok onları görürdük, haliyle onlar gibi olmak isterdik. Küçükken bu soruya verdiğimiz cevap ile, büyüyünce verdiğimiz cevaplar ne kadar farklı öyle değil mi? En azından cevabın niteliği. Peki neden küçükken bu meslekleri olmak isteyen bizler büyünce farklı hedeflere yöneliyoruz? Ya da küçükken söylediğimiz mesleği hala aynı niyetle mi olmak istiyoruz? Sosyal statü kaygısı, ne zamandan beri bizi bu kadar rekabetçi yaptı?
Henüz o yaşlardayken, mesleklerin bile bir gelir sağlama, hayatta kalma güdüsüyle var olduğunu bilmeyen biz, o meslekleri icra edenlerin, ailelerine ya da kendilerine daha yüksek yaşam standartları sunmak isteyeceğinden, daha yüksek maaşlı bir iş teklifiyle mesleklerini değiştirebileceklerini de bilmediğimizden, icra edilen bu mesleklerin temelinde ‘’iyilik’’ güdüsünün olduğunu düşünürdük. Bize öğretilen de buydu; polisler, itfaiyeciler, doktorlar, öğretmenler iyi insanlardı bizi koruyorlardı, yangınları söndürüyorlardı, tedavi ediyorlardı ve öğretiyorlardı. Ne kadar maaş aldıkları umrumuzda değildi. Büyüyünce tabii bunları umursamaya başladık. Çünkü bir şeyleri istemek ve hatta daha fazlasını istemek bizim hakkımızdı, ve bunları gerçekleştirebileceğimiz meslekler seçmeliydik. Belki de bu yüzden, köşede her gün bizi güler yüzle karşılayıp başımızı okşayan o bakkal ya da fırıncı olmayı istemedik. Belki de fırıncı olmak, bizleri birilerinin gözünde bir şey yapmayacaktı, kim bilir?
Hatırlıyorum da küçükken komşunun bir çocuğu vardı, hep de bizden yüksek not alırdı. O hep pekiyi getirirdi, bizim karnemizde direkler (eskiden 1 notuna direk derdik) olurdu. O, süper matematik işlemleri yapardı, biz elimizle sayıları sayarken hep bir ‘’ohoooo’’ duyardık. Sevilmek istiyorduk, takdir edilmek, bir ‘’aferin’’ duymak istiyorduk. O yüzden komşu çocuğunu geçmek lazımdı. Matematiği sevip sevmememiz önemsizdi, sadece daha doğru ve daha hızlı işlemler yapmalıydık. Yani daha iyi olmalıydık. İşte böyle böyle girdik rekabetin içine. Bu rekabetlerin her yeni birinde, daha fazla şey verdik kendimizden. Öyle ya, matematiği sevip sevmememizin bir önemi yoktu. Dolayısıyla başka neyi sevdiğimizin de bir önemi yoktu. Bizden iyi olmamız istenilen ne varsa onda iyi olmalıydık. Hatta daha iyi. Büyüdük, bu rekabetin adını bilmeden öğrendik. ‘’Statü’’ bize gösterilen, gösterilmesi gereken(!) tavrı, ilgili, tutumu şekillendiriyordu. İşte komşu çocuğuyla olan bu rekabetin meydana getirdiği yorgunluğun karşılığı olan, elde ettiğimiz ‘’statü’’ bizi biz(!) yapacaktı, tamamlanacaktık. Peki tamamlanacağımızı düşündüğümüz noktaya varmak isterken, kendimizden verdiklerimizle nasıl tam olacağız? Kendimizden eksilterek nasıl kendimizi var edebiliriz ki?
Büyüdük, hangi bölümün işimize daha çok yarayacağı bölümler, üniversiteler yazma gayretine girdik. Rekabetçilik varsa faydacılık da olmalıydı çünkü. Sevip sevmediğimizin yine bir önemi yoktu. Tercih listelerinde tanıştık bin bir çeşit mesleki alanla. ‘’O bölümü okuyup da n’apacaksın?’’ cümlesini duymayanlar çok şanslılar. Duyanlar orada öğrendiler, en faydalı olanın analizini yapmayı. Tercihlerimizden bile koptuk, yabancılaştık. Büyüdük, bölümlerin puanımıza göre en faydalı olanlarına yerleştik. Hocamız anlattı, biz dinledik. Vizeler, finaller vardı yüksek almak lazımdı, almaya gayret ettik. Genel not ortalaması vardı, iş başvuruları için kimi önemseniyor kimi önemsenmiyor dese de yüksek almak lazımdı, almaya gayret ettik. Şöyle bir bakınca komşu çocuğu ne kadar da kılık değiştirmiş diyorum. Büyüdük, komşu çocuğu da büyüdü tabii. O olmak isterken kendimizi olduramadık. Komşu çocuğu her yerde. İlkokulda sorulan o soruya verdiğimiz cevapta, matematik sorusu çözerken ya da çözemezken yapılan hatalarda, statü kaygısında, o kaygıyla hakettiğimizi düşündüğümüz tavırlarda, komşu çocuğu ‘’daha iyi’’lerde. Komşu çocuğu biziz, fikirlerimizle var ettik, fikirlerimizle yaşattık.
Sosyal statü öyle bir şey ki, kendi kendini var eden bir nedensellik içinde. Onu kazanmaya çalıştıkça yaşıyor, onu yenmeye çalıştıkça güçleniyor. Üstelik en kötüsü bu değil. Kendimizi kimliklere sokmaya çalışmaktan, kimlik oluşturmayı öğrenemedik. Milyonlarca soru var hayata dair, ama bir tanesini sorabilsek kendimize gerisi çorap söküğü gibi gelecektir biliyorum. Küçükken sorulan o soruya cevap verirken, rekabete ilk adımlarımı atarken, tercihlerimde en faydalı olanı yazarken, en yüksek notları almaya çalışırken, ‘’ben kimim?’’…
Büyüyünce kendimiz olmak dileğiyle…
