​ Cafedeki kesişme / İstanbul / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ağustos '07

 
Kategori
İstanbul
 

Cafedeki kesişme

Cafedeki kesişme
 

Kardeşim Erdal ile Beyoğlu’nda bir kafenin 2 nci katına girdik. Bulunduğumuz kata baktık, oturacak bir yer yoktu. Ama o an ne olduysa, balkon kenarında bir yer boşalmıştı. Hemen oraya yönelip boşalan yere geçtik. Daha sonra oturmuş yemeklerimizi sipariş etmiş, yemiş bitirmiştik. Oturduğumuz yer kafenin en güzel yerlerinden biriydi. Bulunduğumuz kafenin en güzel özelliği yemeklerinin temiz, fiyatların gayet uygun olmasıydı. Zaten gittiğimiz lokantanın yemekleri temiz olsun yeterli. Yoksa sıtarbaksmış, mıtarbakmış hiç işim olmaz. Hani bu durumlarda belki nezih kelimesini de kullanmak gerekir mi acaba? Nezih lafına da bitiyorum he. Mesela, ben bir yerden bahsederken cümle içinde nezih kelimesini hayatta kullanamam. Kullansam bile kullanırken kendime gülerim he. Nezih dedim de eski çalıştığım yer geldi aklıma. Eski işyerindeyken yemeklerimizi işyerinin mutfağında yerdik. İşyerinde mutfağımız olmasından ötürü sabah kahvaltı, öğlen yemeklerini yiyebiliyorduk. Her iş yerinde olduğu gibi bu çalıştığım yerde de kendi içerisinde bölümler vardı. Neyse, bir gün kendi bölümümden arkadaşlarla yemek için mutfağa girdik. Yemeklerimizi bitirmiş tabakları, çanakları mutfakta ki boş bulaşık makinesine dizerken, mutfağa en üst kattaki bölümden muhasebeci ablalar girdi. Ablalardan biri konuşmaya başladı. Konuştuklarını duyuyorduk. Kulaklarımıza kulak tıkacı koysak bile. Ablalardan biri ikincisine;


- Canım, sana bir şey anlatacağım diyordu.

Şimdi bunu duydum ya ben. İnsan merak da ediyor cümlenin sonunu. Acaba ne anlatacak?. Üstelik bu cümleyi bizim mutfaktan çıkmamızı beklemeden söylemişti. Şimdi ne yapılır bu durumda. Bulaşık makinesinin etrafında oyalanmaya, bulaşık makinesine bir şeyler diziyormuş gibi yapmaya başladım. Makineden tabağı bir daha çıkarayım en iyisi. Tabağı çıkardım. Bardağı da çıkarayım.

- Figencim, geçen arkadaşlarla...

Mutfaktaki ablamızın cümlesi, kurulum aşamasındaydı. Hani internette bazı siteler de olur ya : Sitemiz yapım aşamasında diye. Ablamızın anlatacağı şey de henüz yapım aşamasındaydı. Şimdi bu kadar dinlemişiz, şu an mutfaktan çıkarsak da lafın geri kalanını duyamayacağız ki.

- Var ya anlatamam sana.

Ablamız hala ballandıra-ballandıra anlatıyordu. Tam mutfaktan çıkarken :

- Çok nezih bir yerdi dedi.

Daha sonraki günlerde biz ne zaman o ablalara denk gelsek. Ablamız o cümleyi ağzından hiç düşürmüyordu. Alışmıştık ablamızın o lafına. O bir şey konuşacağı zaman anlardık ki, ablamız yeni bir yer görmüş ve arkadaşlarına yeni gittiği mekanlardan bahsetmekte. Ama bu bir değil, iki değil, her zaman oluyordu. Hani bazı kişiler sadece mekan isimlerinden bahsedip durur ya, ablamız da böyleydi. İşte bu yüzden olsa gerek, bu ablalar ne zaman mutfağa gelseler biz yemeğimizi hızlı mı hızlı, mutfaktan kaçarcasına yerdik. Nezih şeyinden ne geldi aklıma he. Ne diyordum ben. Evet, bulunduğum yer çok ne-zi... Yok baba diyemeyeceğim ben bu kelimeyi. Bir daha denesem. Bulunduğumuz yer Nezih Kitabevi dermişim.

Oturduğumuz kafe jeopolitik olarak çok anlamlı bir yerdeydi. İstiklal caddesinde yürüyenleri çok rahat görebiliyorduk. Hatta inanmayacaksınız, istiklal caddesinden dikkatli, hafızası kuvvetli, sağına-soluna bakan biri yürüsün, siz balkon kenarına oturun sizi çok rahat görüp, size isminizle bile bağırabilirdi.

İstiklal Caddesinden Yürüyen Bir Arkadaş: Serdoooo naber.

Serdo : Ooo birader iyilik, güzellik valla. Sen nasılsın?

Yerime oturdum. Mekandakiler hepsi kafayı bizim masaya çevirdi.

Serdo : Erdal ne iş herkes buraya bakıyor?

Erdal : Abi öyle bağırarak konuşursan bakarlar tabii.

Sonra çaprazdaki masa da oturan 2 kız da bize bakmaya başladı. Erdal'ın dediği gibi o kadar bağıra-bağıra konuşursam bakarlar tabii. Diğer masalar kafalarını öndeki yemeklerine çevirmiş, ama 2 kız hala bizim masaya bakmaya devam ediyordu. Şu an da çapraz masada oturan kız ya bize, ya da İstiklal Caddesi manzaralı güzel yerimize bakıyordu. Zaten bu anlar çok karışıktır. Kız baksa bile bir süre sonra baktığını inkar edebilir. Bunu da anlamanın tek yolu vardı.

Serdo : Erdal şunu yapacağız tamam mı? Fısır fısır fısır.

Erdal : Tamam abi.

Daha yemeklerimizi bitirmeden yerimizden kalkıyormuş gibi yaptık. O an bunu gören kızlar seferber olup ayağa kalktı. Biz kalktığımız sandalyeden tekrar yerimize oturup,

pişkin-pişkin gülmeye başladık. 4 dakika sonra bu sefer harbiden yerimizden kalktık. Baktım kızlar bu sefer dikkatli hareket ediyor.


Ya-vaş

ha-re-ket-ler-le

ma-sa-dan

te-le-fo-nu

ve

si-ga-ra pa-ke-ti-mi

a-lıp

ce-bi-me

koy-dum.


Kızlar hala kalkmıyorlar. Sandalyeyi masanın altına itince, kızlar bu sefer kalktı yerlerinden. Şey gibidir bu. Doğu illerimize ait geleneksel bir şey vardır. Çay içmektesindir mesela. Çay istemezse, içmiyorum desen bile çay konulur bardağına. Çay içmek istemiyor musun, yapman gereken tek bir hareket vardır, o da şudur : Bardağın üzerine çay kaşığını ters koyacaksın. Bunu yapmazsan çay bardağına çaylar tekrar-tekrar doldurulur. Sanki bu davranışta bunun gibi sandalyeyi masanın altına yerleştirince kızlar yerimizden kalktığımıza inandı he. Kız yanıma doğru gelince... Bu da şey gibi hani. Filmlerde olur ya, adam tam bir şey anlatır, adamın yanındaki herkes güler. Nedense filmlerin bu sahnelerinde o komik sahneyi biz izleyicilere göstermezler. Oysa biz seyirciler de o sahnenin gösterilmesini isteyip, oyuncular gibi gülmek isteriz. Ne söyledi acaba şeklinde merak içinde de olabiliriz. Evet, ben de böyle bir şey yapacağım şimdi. Dudağımı kızın kulağına park ettirip kulağına bir şeyler söyledim. Kız gülmeye başladı.

Sonra afiyet olsun deyip hesap ödeme yerine geldik. Hesap ödeme yeri aynı katın öbür ucundaydı. Bulunduğum yerden kız ile birbirimizi görebiliyorduk. Hesabı ödedikten sonra merdivenlerden aşağıya inerken el salladım kıza. Kız da bana el salladı. Elimi sallasam ellisi lafı vardır bir de. Kız belki bu tür bir el sallamış olabilir diğmi. Neyse, mekanın dışarısına çıktık kardeşim Erdal ile. Yukarı baktığımızda kızlar gözüküyordu. Kıza baktım. O da bana baktı. Bakışları gitme der gibiydi.

O an yolun ortasında durmuştuk.

Erdal : Napacaksın abi?

Güzel bir soru. Evet ne yapacaktım ben? Bu gibi durumlarda kızlar aralarında konuşmak için tuvalete giderler ya. Oysa kızlar tuvalete gitmemişler, bizim eski yerimizde sandalye üzerinde aralarında konuşuyorlardı. Nasıl olsa konuşmalarını uzaktan duyamıyorduk.

3-5 saniye kendi içimde düşündükten sonra bir u dönüşü yapıp tek başıma mekana girdim. Kız beni görünce şaşırdı. Tam kızın masasına gitmiştim kiiiii... O an arka masadan şöyle bir şey duydum :

- Figencim, sana anlatamam. Çok nezih bir yerdi.

Bu ses, bu kelime. Hadi canım, olamaz bu... Evet olsa-olsa tesadüfün iğne deliğidir bu. Ben bu sesi duyunca şaşırmış iken,

o an yeni tanıştığım kız arkadaş bir şeyler söylüyordu.

Kız arkadaş : Ben ismimi sana söyledim. Senin ismin ne?

Serdo : Adım mı?
Kız arkadaş : Evet-evet adın.

Serdo : Eee, Nezih ben.

 
Toplam blog
: 7
: 560
Kayıt tarihi
: 31.12.06
 
 

Yazdıklarımı daha çok kişi okusun diye Milliyet blogu seçtim.Hayal etmeyi ve üretmeyi seviyorum. Öze..