- Kategori
- Edebiyat
Cahit Sıtkı Tarancı

Cahit Sıtkı Tarancı'ya ait okuduğum ilk şiir ' Gün eksilmesin penceremden ' şiiridir.
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
Sonraları bir şarkıda güfte olarak da kullanılan bu şiiri, şairin diğer şiirlerini de okuma isteği uyandırmıştı bende. En bilinen şiiri, şiir dünyamızın klâsiklerinden olmuştur; Otuzbeş yaş şiiri.
Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün...
Diye başlayan ve neredeyse ağır bir hüzünle devam eden bu şiiri beni çok sarsmıştı okul çağlarımda. Neydi şairi saran bu melankolinin nedeni? Oysa, doğduğu yıllarda çok az kişiye nasip olacak bir eğitim almıştı. Bu da bir anlamda zor koşullarda yaşamadığı gerçeğini gösteriyor bizlere.
1910 sonbaharında doğan şair; Fransız Saint Joseph Lisesi, Galatasaray Lisesi, Mülkiye Mektebi ve Yüksek Ticaret Okulu'nda okumuş, yüksek öğrenimini de Paris'te Sciences Politiques'de sürdürmüştür. 1954'te hastalanmış ve 1956'da Viyana'da tedavi gördüğü hastanede, yine bir sonbahar günü ölmüştür.
Şiirlerinde hem yaşama dair cıvıltılar, hem de ölümün karanlık yüzü vardır şairin. Sanki ölümden çok söz edince, ölümü kendisinden uzaklaştıracakmış gibi düşündüğünü düşünmüşümdür. Tıpkı korkunun üstüne gitmek gibi...Ama ne yazık ki, şiirinde öngördüğü gerçek kendisi için geçerli olamamıştır. 46 yaş şimdilerde hayatın baharı bile sayılıyor. 46 yaşında, en verimli olacağı yaşta, ölümün o karanlık ve sinsi tuzağı çoktan kurulmuştu melankoli kokan dizelerin sahibi Cahit Sıtkı için.
Haydi Abbas, vakit tamam...dizesi de zamansız gidişinin bir öngörüsüymüş sanki. Abbas şiiri her ne kadar bambaşka bir öykü yüzünden yazılmış olsa da, ben kendi adıma hep böyle düşünmüşümdür.
Yine okul çağlarımda, bu kez cıvıltılarla başlayan bir şiirini sevmiştim. İlk okuduğum şiiri de, bu şiiri de ders kitaplarımızdaki şiirlerdendi. Cıvıltılı, yaşam dolu şiirinin sonlarına geldiğimde yine aynı hüznün sürdüğünü gördüm. Bir şiirin içinde sanki dört mevsimi yaşatıyordu Cahit Sıtkı bize. Şiir şöyle başlıyordu;
Bugün hava güzel,
Bugün içim içime sığmıyor.
Annemden mektup aldım,
Memlekette gibiyim.
Allaha çok şükür karnım tok;
Elimi uzatsam kahve fincanı dudaklarımdadır.
Kuşlar kaçmıyor benden;
Bir güvercin kanadında okşuyorum
Göklerin maviliğini.
Serçelerin cıvıltısıyla siniyor içime
Ağaçların yeşilliği.
Ve aynı şiir şöyle sonlanıyordu;
Şayet ölürsem,
Helallaşmaya vakit kalmadan,
Hatırdan çıkarmayın beni;
Dünyaya benden selam olsun,
Her nefes alıp verişiniz.
Doğal ki aşklardan, ayrılıklardan da söz etmiştir şiirlerinde. Onların içinde bile zaman zaman ağırlaşan hüznü okuyabilirsiniz. Utanarak yazmam gerekir ki, Cahit Sıtkı'nın öykülerini hiç okumadım. Bu yazıyı yazma nedenlerimden birisi de bu zaten; öykülerini bulup okuma isteğim vardı ne zamandır. Bu yazıyla bir kez daha anmak istedim Cahit Sıtkı'yı.
İçinde yine dört mevsimlik duyguyu, ikilemleri barındıran bir şiiriyle başbaşa bırakıyorum sizleri.
Aşk Adamı
Dolaştığım denizlerce düşünüyorum,
Bineceğim son gemi değil midir
Hayır sahibi omuzlarda giden tabut.
Herkes gibi teselliye muhtaç olsaydım eğer,
Derdim ki: ‘Elbet bir ağlayanım olur benim de;
Ramazan geceleri Yasin okuyanım,
Baharda kabrime menekşe getirenim de.’
Fakat bütün bunlar da olur,
Yine tasa etmem,
Yine kırılmam kimseye.
Ben aşk adamıyım,
Sevmeye geldim insanları,
Gönlümle, elimle, kafamla sevmeye;
Hesapsız, karşılıksız,
Ayrılık gayrilik gözetmeden.
Gün gelip gidersem şayet,
Öyle severekten gideceğim ki,
Karanlık kıyılardan bile olsa,
Candan selamlarım,
Civarımdan geçecek gemileri;
Güneşli gemileri;
Şarkılı gemileri;
İçlerinde kendim varmışım gibi!