- Kategori
- Güncel
Çakma İhtilaller ve İhtilalciler

İhtilalin ilk günleriydi. Güneşin doğuşuyla beraber artık sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, şehirlerde ve kasabalarda oturanlar radyolardan ihtilal haberini almışlardı. Ülkede olağanüstü koşullar geçerliydi. Sokağa çıkmak yasaktı. Yasaklar birkaç güne kadar gevşerdi. Neticede insanlar yaşamak için yiyeceğe, ekmeğe ve bir sürü yaşamsal öneme sahip ihtiyaçlara sahipti. Fırınlar, ekmek çıkarmasa şehir denilen kutularda yaşayan özgür ve varlıklı insanlar ne kadar varlıklı olsalar da evinde bu olağanüstü şartlara göre tedarikli olmayanlar için açlık ve sefalet demekti.
Özgürlük ve özgür yaşam insanoğlunun icadıydı. Özgür olan insanın, hareket özgürlüğü daha fazla olanlar tarafından hapsedilmesi, yok edilmesi, güçlülerin güçsüzler adına karar vermesi ve itiraz edenlerin ise çok şiddetli cezalara çarptırılabildiği ilginç ve ilginç olduğu kadar da çelişkiler yumağı garip bir yaşantı şekli son günlerde yaşanan olayların aksine dünyanın bu noktasında belirli bir süre kesintiye uğratılmıştı. Özgür ve hür olduğunu düşünen insanların bugün hayatları ikinci bir emre kadar kesintiye uğramıştı. Kendisine öğretildiği gibi yaşar, öğretildiği gibi davranırdı. İhtiyacı olmadan birçok şeye ihtiyacı var zanneder hatta genellikle işte o yaşamsal ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyler için birçok zahmete katlanmak zorunda kalırdı. Aslında dünya denilen yaşam alanına kattıkları kayda değer bir şey olmamasına rağmen dünyaya getirdiği sadece ve sadece yıkımdı. Uzun yıllar önce yaşandığını düşündüğü şeylere inanır ve büyük saygı duyardı. Hayatın kesintiye uğramasının da bazı faydaları olabilir, insan bu arada belki de bir değerlendirme yapmak zorunda kalır, ailesi ya da aile kabul ettikleriyle bir süre zorunlu olarak yüz yüze bakarlar sohbet ederler, geçmişin geleceğin muhasebesini yapabilirlerdi. Gerçi sohbet zor iştir. Önyargı, şartlı konuşmalar, çıkarcı yaklaşımlar, abartılar, yalan sohbetten bir keyif alınmasını imkânsız hale getirir. Genellikle insanlar konuşmayı sohbet olarak adlandırırlar. Hâlbuki iki kişinin çok iyi sohbet etmesi demek, ön şartsız olarak birbirini dinlemesidir. İleride bu söylediklerimi önüme delil olarak getirirler de zor durumda kalır mıyım acaba diye düşünmeden yapıcı bir ruh halinde veya olduğu gibi en yalın haliyle kendini ifade etmesidir. Biz, insanlar verdiğimiz talimatları, aşağılamaları bilinçli yöneltme ve ikna etme çabalarını genellikle sohbet zannederiz. Çocuğunuza, kapıcınıza verdiğiniz talimatlar sohbet değildir. Hele o insanın eğitimini, memleketini, milliyetini, şehrini, dinini sorgulama olarak geçen bir konuşma da sohbet değildir. Durup düşünüldüğünde birçok insanın gerçek bir sohbeti uzun zaman önce yapmış olduğu görülür. Belki kendi kendine bir süre ihtilal bahanesiyle de olsun kendi iç dünyalarına, dostlarına vakit ayırabildikleri için de mutlu olabilir. Böyle bir ihtilal sebebiyle zorunluluklar, aslında insanın zor şartlarda en çok neye ihtiyacı olduğunu anlaması bakımından da ayrıca önemlidir. Depremler, savaşlar da öyle değil midir? En çok ihtiyaç duyulan şeyleri anlama ve anlamsız yükleri sırttan zihinden atma yalın bir şekilde hayatta kalma mücadelesini öğrenme, basit şeylerle yaşanabildiğini görmeye yardım eden bu zorunluluklar o kadar da kötü değildir. Zengin fakirliği, öğrenir. İnsan olduğunu, aslında her şeyin basit olduğunu, krallığın bir işe yaramadığını öğrenir. Ayakkabıyla eve girmeyi maharet zannedenler, ayakkabısız kalmayı tadabilir. Mezara veya meydanlara karanfil atamayacak kadar çok zengin olanlar bir anda sıradan insanlara dönüşürler. Bu haliyle insan bir su gibidir. Biraz acı duyar, girdiği kabın şeklini alır. Bu bazen bir tencerede yemek pişirme görevi ile onurlandırılır. Bazen birisinin susuzluğunu gideren bir başka ihtiyaca dönüşür. Bazen bir martının balık avladığı su, bazen bir cünübün cünüplüğünü gidermekte kullandığı suya dönüşür. Seçim şansları konusunda yüksek bilinç düzeyi suya belki gireceği kabın özelliklerini ve nerede ve ne şekilde kullanılacağını tercih edebilme öz bilinci ve çabası bilinçli, dengeli insanı tarif etse gerektir. Ancak birçok insan kendi elbisesini dikme maharetine sahip olmadığı gibi, elbisesinin modeline bile kendi öz bilinciyle karar veremiyor. Karar veremediği durumları düşünüp duruyor. Hayır, düşünüp çıkar yol bulamayıp, yaşayıp gidiyor; uydum kalabalığa.
Zaman durmaz, insanlar ise saatte 1670 kilometre hızla giden, dönen aslında farkında olmadan birçok değişimi de birlikte yaşar. Zamana yetişmek mümkün olmasa da çevremizde neler olduğunu algılayabiliriz. Bunun için durup bir süre dinlemek, anlamaya çalışmak gerek dünyayı ve olanları. Bu hızla dönen bir dünyada durmak pek olası değildir. Duygusal değişiklikler, bedensel ve algı değişiklikleri de zaten algılamayı kolaylaştırmaz. Ancak şimdi, tam da bu gün ilan edilen sokağa çıkma yasağı bir nebze insanların durup düşünmelerine vesile olsa da bu bir nasip işidir, herkese nasip olmaz. Hele nasibini aramak üzere yola çıkmayan kafa yormayan nasip konusunda o kadar şanslı olamayabilir. Neticede uçan kuşun, sürünen bir yılana dahi nasip bahşedilmişse dahi nasip işini atalarımız “yatan aslandan gezen tilki evladır” sözüyle nasip çoktur lakin aramaya adam lazım sözüyle yattığın yerden nasip aramayı beyhude bekleyiş olarak değerlendirmişlerdir.
Şehirlerde ihtilal esnasında üç aşağı beş yukarı bunlar yaşanırken, köylerde durum daha özgür olur. Neticede hayvanları, bağı bahçesi olan insanların çalışmadan durmaları mümkün değildir. İnekler, koyunlar ihtilalden anlamazlar. İhtiyaçlarının giderilmesi gerekir. Köylüyü denetim altında tutmak da çok fazla bir önem arz etmediğinden olsa gerek, köylüler ihtilaller esnasında da çalışmak hayvanlarına bakmak zorundadırlar. İhtilaller esnasında sadece belki fırınlar çalışırken, köyde hemen herkes normal hayatına devam eder. Köylü belki de sadece ihtilaller esnasında şehirlilerden daha avantalı, daha az tehdide maruz kalır. Bu durumun sebebi her ne kadar devlet imkânlarının köylere ulaşmaması da olsa en azından böyle zamanlarda karışan eden, rahatsız eden de bulunmaması bir avantaj denilebilir.
Savaşlarda yenen yenilen aşağı yukarı belli olmaya başladığında nasıl bir ateşkes sağlanıyorsa benzer bir durum sıkıyönetim esnasında da vardır. Düzenli orduların savaşlarında ölü gömme törenleri karşılıklı tarafların anlaşıp, bir süre savaşmaya ara vermeleri ile savaş meydanlarında insanlar başka boyuta geçer. Gelinen aşamada, görülen odur ki, savaşlarda can verenler bu işten en az karı elde edeceklerdir. Kan ve gözyaşları arasında, yaralıların su diye yalvardığı ve gencecik çiçeklerin birer birer solduğu yaşama hakkının ne derece önemli olduğunun gözler önüne serer. Savaş biter ve yenilgiye uğramış kişi savaş tazminatlarını öder. Sanki gücü olsa savaşı kazanmayacakmış gibi. O yüzden savaşı kazananlardan geride kalanlar bir süre en azından yenilen tarafın ödediği tazminatlarla bir süre rahat yaşayabilir veya savaşın yaralarını kısa sürede sarabilirler. Ama yine de giden gelmez. Giden candır. Dünyaya bakıp da yalancı seraba kapılan krallık hevesine düşen, nefislerinin her türlü kurbanı olan gafiller anlamalıdır ki, ilk kural: “Dünyada kalıcı bir şey yoktur. Kişisel çıkarlar adına yapılacak çokça eziyete sebep ahmaklığa dalalet değilse nedir? İnsanların kazanç peşinde koşmalarından daha doğal bir şey yoktur. Bu kazanç üretime dayanıyorsa tavsiye edilir, onaylanır ve hayırlı yerlerde kullanılması gerekir. Zaten kim alın terini sokağa atmaya cesaret edebilir ki? Böyle yaparak ömrünün artı değerlerini gereksiz yere sokağa atanlar gereksiz yaşadıkları gereksiz ömrün vergisini ödemektedirler. Bu ahmaklık belirtisi, gelecekte sefalet içinde bir yaşam belirtisi değilse ne olabilir?
İşte böyle bir günde binlerce köy içinden herhangi birinde, baba, oğul ve evin köpeği “çomar” bahçeden taze sebze toplamaya gitmişler, tarlanın en hâkim noktasından ufka bakıyorlardı. Baba ihtilalin neler getirip neler götüreceğini tam bilemese, anlayamasa da hayat normale döndüğünde demokrasiye geçileceği söyleniyordu; bu durumda demokrasi şimdiki şartlardan çok daha iyi şartlar demekti. Baba karmaşık duyguları arasında gelecekte, daha sütlü inekler, daha geniş araziler, güzel bir at ve çocukları için daha güzel bir gelecek gördü. Çocuk ise; durmuş babasını izliyordu ancak onun da geleceğe dair duyguları istekleri vardı. Güzel naylon bir top, eskiyen ayaklarından fırlayan ayakkabılarının yerine babasının kendisine yeni bir çift ayakkabı ile pazardan geldiğini gördü. Hemen çocuğun yanı başında öylece sessizce duran çomar daha fazla kemik gördü. Neticede çomarın dünyasında kemik en büyük oyun aracıydı. İnsanlar ve hayvanlar kıyaslanamaz. Biri ancak diğerine yardımcı, arkadaş yoldaş olabilir. Ancak her iki canlı türü de doğar büyür, yaşamsal temel yiyeceklere, nesnelere ihtiyaç duyar. Bu nesneler geçici bir mutluluk sağlar, ancak ihtiyaçlar yerine yenileri gelir. Bu çoğu zaman da avlanma araçları da olur. Arzuların gerçek avcı olduğunu kim bilebilirdi. Hâlbuki avcıyı insan dışında arar, durur. Oysaki insanın avcısı ta içinde derinde sürekli yaşattığı hayalleri ve çoğu zaman da gem vuramadığı arzularıdır.
Küçük çocuk babasına hayranlıkla bakarak sordu: “Babacığım ihtilal ne demek?” Sabah babasının dinlediği ajans haberlerinde vardı. İhtilal olduğu ve sokağa çıkma yasağı olduğu söyleniyordu. Öyle ya çocuğa neydi, ihtilalden, devrimden. Hem nereden bilsin, büyüklerin dahi gerçekte neler olup bittiğini bilmediği ihtilalı. Baba sessiz kaldı uzun süre. Sekiz yaşında bir çocuğa nasıl anlatmalıydı bilmediği bir şey olan ihtilalı. O gün baba doğal olarak tam olarak anlatamamıştı. Köylerinde bir takım gruplar gelip gidiyor, “ocu”, “bucu”, “şucu” sıfatlarla zaman zaman bir takım çatışma haberleri ve duyumları geliyordu kulaklarına. Okuma yazma bilmeyenlerin taraftar olmaya zorlandığı zamanlardı. O zamanlar oturulan mahalleye, köye hatta aileye göre gruplanırdı insanlar, ne nedir bilinmeden ve de sorgulanmadan. Çocuğa babanın doğal olarak verebileceği doyurucu bir cevabı yoktu. Aradan onlarca sene geçip gittiği halde işin uzmanlarını televizyonda açık oturumda izlerken babasının niye cevap veremediğini anlayacaktı belki ama o zamanlar küçüktü ve babasının ona doğru dürüst bir cevap verememesi onu bir nebze hayal kırıklığına uğratmış olsa da o bir kahramandı ve her çocuk gibi o da babasının her şeyi bildiğini, herkesin babasından daha güçlü, daha akıllı olduğunu düşünüyordu.
Devam Edebilir.