Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Nisan '08

 
Kategori
Sivil Toplum
 

Dini dindarlardan kurtarmak

Dini dindarlardan kurtarmak
 

Aydınlanma anlayışımızın en köşeli fikirlerinden birisidir. Dini steril hala getirmek. Kişi kulluktan bireye, halk cemaatten topluma dönüştükçe, dinde dondurmanın güneş karşısında erimesi gibi yavaş yavaş yaşamın içindeki ağırlığını kaybedip, insan hayatında bir süs eşyasına dönüşecekti. Din, yeni doğan çocukların kulaklarına isimlerini okumaktan, cenaze törenine, hayatın içinde sıkıntıya düştüğünde dua etmekten, mutlu olduğunda şükretmeye kadar kültürel bir figür olmaktan öteye gitmeyen bir etkinlik olarak varlığını sürdürecekti elbette.

Bunun sağlanmasının yöntemi de son derece basitti. İnsanların beynini dogmalar yerine bilimsel bilgi ile donattığımızda, karşımızda modern insan otomatik olarak şekillenirdi. Bu çocuk felcine karşı, birkaç damla ilacın ağızdan damlatılması kadar basit bir şeydi.

“İnsanların inanması gereken bir din olması gerektiğine göre, olacaksa düzgün bir şey olsun” mantığı da, aydınlanma zihniyetimizin sosyoloji bilimi ile zaman zaman etkileşim içinde olduğunun ispatıdır. Örneğin ismi İslam da olsa da Türklere özgü bir İslam geliştirmek, ezanı Türkçe okumak, camilere sıra yerleştirme fikrini ortaya atmak, giyim ve kuşamda düzenlemeye girişmek dinin modern yaşama uyarlanması için kaçınılmaz zorunluluklardır.

Bilmem farkında mısınız ama yazının başından beridir toplum mühendisliğinden bahsediyoruz. Toplumu cerrahi bir müdahale ile kesip biçerek, istediğimiz kalıba sokabileceğimize inanan bir zihin yapısını sergiliyoruz. Bu tarzın ulaşacağı yolun şeriatı hayata geçirmek isteyen teokratik bir düzenden, sosyalizmi var etmek isteyen sınıf diktatörlüğünden, arı ırk elde etmek isteyen Nazi faşizmden çok da farklı olmadığını görmüyoruz.

Bize özgü laiklik sistemimiz de, aslında bu tarzla yeni , steril bir din oluşturma çabasıdır. Bize göre, birileri dini yanlış, abartılı, cahilce yorumluyordu. Bizlerde “madem bu cahil halkın bir dine ihtiyacı var, o zaman dini ele alıp, doğru, anlaşılır, gerçekçi, modern bir hale getirelim” diye düşündük. Bu nedenle dinle devlet işlerini ayırmanın ve tüm dinlere eşit mesafede olmanın adı olan laikliği, bu şekilde değil, din kurumunu devletin bir parçası haline getirerek uyguladık. Ve dolayısı ile sadece adı laiklik oldu.

Bizim laikliğimizde, kendi zihnimizde geliştirdiğimiz din şekli dışındaki tüm inanç şekillerini yargılıyoruz.
Oysa bizlerin insan, toplum ve tarih anlayışımızda bir özür var. Ve dini bu özürlü anlayışımız içinde yanlış bir yerde konumlandırıyoruz.

Burada dinin, doğru, güzel, olması gereken bir şey olmasından bahsetmiyorum. Hatta dini eleştirmekten, onun insanları tutucu, toplumu değişime kapalı, doğayı anlamaktan uzak kılan yapısını ortaya koymaktan vazgeçmekten de bahsetmiyorum. Toplumda dinden kopuşu sağlamış insanlar olacak ve bu tip insanlar çoğaldıkça da, toplum daha da modernleşecektir. Hatta din ve dindarda sivil toplumda yaşanan bu değişimden dolayı kendine pay çıkaracak ve sürece uyum sağlama çabasına girecektir.

Burada bahsettiğim, başka bir kişi veya toplumun tercihine müdahale etme hakkımızın olup olmadığı, dinin terbiye edilip edilemeyeceğidir. Toplumun bireylerinin devşirme uygulamaları gibi, kökeninden, toplumun gerçeklerinden, resmi kanallar, devlet erki aracılığı koparılması ve ondan yeni insan imal etme çalışmasıdır.

Din bir algıdır ve her bir bireyin ayrı bir din algısı vardır. Ne kadar din içinde uzlaşma, tek tipleştirme, aynılaştırma çabası yaşanırsa yaşansın, tek bir tanrıdan, tek bir kutsal kitaptan ve tek bir elçiden binlerce farklı dinsel şekil, uygulama, tarz doğar. Bu nedenle dindarlar kabul etmese de, dinin sahibi ne yaratıcıdır ne de elçisi. Dinin tek bir sahibi vardır o da inanın kendisidir. "senin dinin sana, benim dinim bana" söylemi bu gerçeğe fazlası ile denk düşer. Her birey kendi dinini, dışarıdan aldığı verilerin haricinde, kendi varlığı ile yeni baştan imal eder.

Tüm algılar gibi din algısı da zamanla, mekânla, farklılaşan sosyal ve sınıfsal yapıyla değişim gösterir. İlkel toplumda din farklı, köleci toplumda farklı, feodal toplumda farklı, kapitalist toplumda farklı din dokusu toplum yapısında kendisini belli eder.

Bizler Osmanlı’nın geri kalmasında tüm sorumluluğu dinin üzerine atmışız ve onu terbiye edince, topluma daha düzgün, modern yaşamla uyum sağlayacak bir din sununca, her şeyin yoluna gireceğini düşünmüşüz. Oysaki Osmanlı düzeninde feodal yapı tüm ağırlığı ile varlığını hissettirse de, kapitalist sistemin toplumu modernleştirme potansiyelinin nüvesine bile rastlanmasa da, dinsel algının hiç de zannettiğimiz gibi olmadığı gerçeğini bilmiyoruz ya da karartıyor ve görmezden geliyoruz. Osmanlı toplumu çok dinli, çok toplumlu yapısının etkisi ile olsa gerek, üretim araçları ve üretim teknikleri konusunda bir değişim yaşamasa da, dinsel alanda dünyevileşme eğilimi içine girmiş bir toplumdu.

Örneğin Meclis-i Mebus an’da yer alan siyasal partilerin içinde kendisini Müslüman, dindar, şeriatçı olarak tanımlayan bir parti yoktu. İttihat Terakki Fırkası gibi milliyetçi, Ahrar fırkası gibi liberal bir parti vardı ve bu ikisinin de ana hedefi mutlakıyetçi yapıyı zayıflatıp, parlamenter sistemi kökleştirmekti. Mutlakıyet sisteminin yani padişahlığın tüm dayatmalarına karşın, toplumda da her zaman kendisini idare etmenin aracı olarak parlamenter sistemin oluşmasına dair bir talep vardı.

Hatta Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin günah keçisi olan Said-i Nursi; 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildikten üç gün sonra, Sultanahmet’te düzenlenen mitingde halka hitaben hürriyeti anlatan bir nutuk okumuştu. Daha sonra İttihatçıların ileri gelenleriyle birlikte Selanik’e gitmiş, Selanik Meydanı’nda tekrarladığı ve metnini birçok gazetenin yayınladığı “Hürriyete Hitap” adlı nutkunda, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatmıştı.

Kırsalda ise dinin toplum yaşamı üzerinde oldukça fazla ağırlığı vardı elbette. Ancak şu an bile gelişmiş batı toplumların herhangi birinin kırsal bölgesine gittiğinizde de dinin toplum yaşamı üzerindeki ağırlığını kolaylıkla hissedebilirisiniz. Çünkü her yerde köylülük damıtılmış dindarlığın üretim merkezidir.

Bu nedenle ortalıkta, ortaçağdaki enginizasyon mahkemelerinin sorumlusu ve tek otorite sahibi din kurumu ile yaşanmış kanlı savaşı tekrar edermiş gibi yapmayı gerektiren bir şey yoktu. Zaten o savaşın sonunda da din yok olmamış, otoriter bir yapının hükümranlığından çıktığı için, sivilleşmiş ve zamanla değişime uğramıştı.

Cumhuriyet ilk kurulduğu dönemden itibaren, din sivil yaşamın doğal bir parçası kabul edilse, sistem içinde dindarlara yönelik jestlere yer verilse, ekonomik gelişmeye odaklansa, kırı kente, köylüyü şehirliye dönüştürmenin yolunu açabilse, dinsel algı zaten kendiliğinden dünyevileşecek ve Cumhuriyetimiz kurulduğu günden beri kendi toplumu ile çatışma içinde olmayacaktı.

Oysa tam tersi olmuş ve ilk günden itibaren dine şekil verme uğraşına girişince, toplumun kullanılmaya müsait tepkisi hortlamış ve bizler gerekçesi olduğumuz bu tepkiden kendi dayatmacı zihniyetimiz için meşruiyet üretmeye çalışmışız. Ve bu sistemde hala devam etme inadını gösteriyoruz.

Oysa gelişmiş toplumlar aydınlanma sürecini geride bırakalı çok oldu ve modernizmin kalıba dökülen insan sisteminden postmodernizmin kişiye münhasır insan sistemine geçiş yapıyor. Ama bizler hala dinden kendimize düşman imal edip, o düşmandan korunma yöntemlerinin geçerli olduğuna bu toplumu ikna etmeye çalışıyoruz. Elbette dini dindarlardan kurtarmaktan da vazgeçmiyoruz.

* Dini evcilleştirme çabalarına bir örnek; Cumhuriyetin İlk yıllarında okutulan din kitabında (3. sınıf, s. 41,’Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri', 1927-31 yılları arasında ilkokullar için Muallim Abdülbaki tarafından kaleme alınmış bir kitap)yer alan ifadeler;

Allah'a en büyük ibadet, onu sevmek, hayırlı bir insan olmak, milletimize, vatanımıza, hükümetimize, sonra da bütün insanlara faydamızın dokunmasıdır. Yoksa namaz kılmak, oruç tutmakla hiç kimseye bir hayır etmiş olmayız. Ben bir Türküm ve Müslümanım, Allah'ımı severim, hükümetime, milletime yardım etmek, büyüyünce verilen işe dikkat etmek benim vazifemdir. Herkese hayırlı olacağım; milletimi cehaletten, bağnazlıktan kurtaran, medeniyetin nuruna kavuşturan Cumhuriyeti yaşatacağım. Milli ve dini imanımla yaşayacağım.”

"Türkler medenidir. Yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, konuşmaları, hep medeniyete uygundur. Medeni Türk çocuğu masallara, akla uygun olmayan saçma laflara inanmaz. Medeni Türk memleketlerinde yer yer büyüklerimizin heykelleri yükselecek, heykeltıraşlık ve ressamlık ilerleyecek, fabrikalar açılacak, ölen kara kuvvet bir daha dirilmeyecektir. Doğru din işte budur"

"Şeker bayramında fakirlere sadaka verilir. Bu yirmi kuruşu alan fakir, bir sene bununla geçinemez ya. Onun için şeker bayramındaki sadakaları, memlekette böyle hayır işleriyle uğraşan cemiyetlere, Hilal-i Ahmer'e, Himaye-i Etfal'e, Darülaceze'ye ve Tayyare Cemiyeti'ne vermeliyiz. O vakit hem yaptığımız hayır işlerinde bir hayır olur, hem de bu cemiyetlerin yapacağı işler kolaylaşır."

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..