- Kategori
- Siyaset
DTP nasıl bir çözüm istiyor ya da istiyor mu?

Dtp gerçekten ne istiyor ? Barış mı, çözüm mü ? Ya Pkk'nın ideolojik konumu ? Silahsız_Tasfiye ?
Akp-Dtp ikili görüşmesinin perde arkasını, hükümetin çözüm planını ve ortalıkta dolaşan Öcalan’ın “yol haritasının” içeriğini henüz dahi bilmesek de, yazılıp çizilenlere göre neler isteneceği ve neler sunulacağı tahmin edilebiliyor. Ben de bu konuda kendimce bir şeyler karalamaya çalıştım önceki yazılarımda.
Dtp’nin şahin kanadındakiler hala ayrımcı ve ayrılıkçı söylemler sarf ediyorlar ve hala Pkk ve Öcalan’ın muhataplığı konusunda ısrarcı davranıyorlarsa da, parti içinde daha ılıman politika izleyenler de yok sayılmaz. Yapılan konuşmalar, verilen açıklamalarda, Öcalan’ın kesinlikle katalizör olacağı ve Öcalan’ın ayrı tutulmama isteği bir “kırmızı çizgi” durumunda olduğu gözüküyor. Ayrıca DTP henüz Öcalan’ın “yol haritası ve çözüm önerilerini” bilmediklerini söyleseler de şu 4 madde için de olmazsa olmaz diyeceklerdir.
<ı>
1-) Demokratik bir cumhuriyetin ruhuna uygun sivil bir anayasa oluşturulsun. 2-) Anayasa’nın 66. Maddesi’nde ‘Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür’ deniliyor. Anayasa’da etnisiteyle ilgili ayrıntılara yer verilmesin. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı vurgusu öne çıksın. Türkiye Cumhuriyetinin çok etnikli yapısı Anayasa’nın ruhunu yansıtan giriş bölümünde vurgulanabilir. 3-) Kültürel haklar ve anadille ilgili talepler: Anayasa’daki anadil sınırlamaları ve eğitim hakkı önündeki engeller kalksın. Basın yayın alanında anadil kullanımıyla ilgili sorunlar giderilsin. Propaganda yasakları kalksın. Kamu kuruluşlarında ve sosyal-kültürel alanda anadilin kullanımı önündeki engeller kaldırılsın. 4-) Yerel yönetimler ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan güçlendirilsin
ı>
DTP’nin ve aynı paraleldeki STK’ların Kürt sorununun ulusal bir mesele olduğunun belirtip, <ı>“çözüm sürecinin de bu çerçevede ‘adil, eşitlikçi, barışçıl demokratik bir zeminde’ aranması gerektiği”ı> şeklinde açıklama yapmaları, daha önceki yıllarda yapılan açıklamalara göre oldukça önemli ve pozitif bir yaklaşımdır. Stk’lar PKK’dan çözüm sürecine katkı sunmak amacıyla başlattığı eylemsizlik kararını sürdürmesini isterken, güvenlik güçlerinin de aynı dönemde askeri operasyonları durdurmasını talep etmiş. Bu da oldukça olumlu ve barışa katkı sağlayacak bir tavır. Zaten, pkk silahları susturursa, asker operasyonları neden devam ettirsin? Bu süreci asker baltalar mı? Asker, orada pkk varlığı var olduğu müddetçe hep vardır ve inisiyatif kullanacaktır. Bu bir ülke güvenliği için normal bir durumdur.
Ancak, DTP’nin özelikle anayasa’nın 66. maddesine ihtilafı, Pkk’nın bir şekilde tam olarak tavsiye edilmemesini istemesi (hatta tavsiye lafını bile sevmiyorlar), hapisteki ve yurtdışındaki tüm Kürt kökenlileri ve Öcalan’ı da içeren bir genel aftan bahsetmeleri. Anayasa’ya Kürt ibaresini eklemek istemeleri ve bir adem-i merkeziyetçilikten bahsetmeleri, anayasanın 66. maddesini istememeleri, ister istemez insanın aklına “Dtp’nin yaptığı demokrasi’ye katkı mı yoksa etnik milliyetçilik mi?” sorunu getiriyor.
Bu istekler yarın İmralı da açıklanacak olan sözde yol haritasının kısımlarından mıdır? Göreceğiz! Ancak, bu anayasa’da ki 66. maddeye, Türk ve Kürt ibaresinin birlikte yazılmasını ya da tamamen kaldırılmasını istemeleri biraz enteresan ve çözümü zor bir istektir. Zira Dtp’lilerin ve başkanları, sayın Türk’ün, hem kendi Kürt tarihini, hem de Türk tarihini bilmediği anlaşılıyor.
Gerek Selçuklu ve gerek Osmanlı döneminde olsun 1300 yıldır, Kürtler bu topraklarda Türklerle birlikte yaşamaktadırlar ve kurulmuş olan devletlerde, siyasi yönetim merkezlerinde her zaman söz sahibi olmuş ve Türkleri de Kürtleri de ve diğer etnik kökenden gelenleri de yönetmişlerdir. Cumhuriyetten sonra kurulan hükümetlerde şimdiye kadar kaç tane Kürt kökenli insan, parlamentoya milletvekili olarak girmiş ve hükümetlerde üst düzey yönetici olarak görev almışlardır. DTP’liler önce bunun bir ayrımına varmalıdırlar. Hep o doksanlardaki Kürt vekillerin tutuklanmasını ve daha önceki Kürt partilerin kapatılmasını örnek gösteriyorlar ya ! Önce neden başka Kürt kökenli vekiller üzerinde böyle bir cezai uygulama olmadı da, hep kendilerinin ön ayak olduğu partiler kapatılma sürecine girdi ve üyeleri cezalandırıldı, tutuklandı acaba? Bu sorunun yanıtını verebilirse, Anayasanın 66. maddesi de bu kadar kendileri üzerinde kaşıntı yaratmayacaktır. Sürekli çözüm arayışlarında, bu madde değişikliğini öne sürmek bir dayatmacılıktır. Her seferinde “Türkiye Cumhuriyeti herkesin kişisel hak ve özgürlükleri önünü kapattı diyorlarsa” önce yukarıdaki analizi yapmaları ve bunda Türkler kadar Kürtlerin de sorumluluğu olup olmadığı noktasında da bir irdeleme yapmaları gereklidir.
Şimdi, görüldüğü üzere Dtp’lilerin ve Öcalan’ın (dolayısı ile Pkk’nın) etnisiteye dayalı bir hak talepleri var. Bu açıkça görülüyor. Sosyolojik olarak bunu böyle yorumlamak lazım. Dtp’lilerin <ı>“demokratik, barışçıl, herkesi kucaklayan ve her etnik kökenin haklarını kapsayan sivil anayasa oluşturulmalı”ı> söylemi ne kadar demokratiktir?
Birçok uzman, akademisyen ve politikacıdan bugüne kadar birçok model örneği dinledik. İspanya (Bask)modeli, İskoç modeli, Kuzey İrlanda(IRA) modeli vs. arada dolaşan bir de Fransa modeli var ki, Fransa’nın Korsika çözümü içine girdiğimiz “Kürt meselesini çözme” sürecinde oldukça uygun olduğu öne sürüldü. Ama öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Korsika bugün nüfusu 300 bin civarında olan küçücük bir Akdeniz adasıdır. Türkiye 75 milyonluk koskoca bir devlet. Korsika ile tek ortak noktası, etrafında deniz olmasıdır.
Şu Korsika modelini bir irdeleyelim. Fransa’da 1982'de 'décentralisation,' adem-i merkeziyet, yerinden yönetim adı takılan ilk kanun yürürlüğe girdi. Bu zamandan sonra, vurgulanması gereken ilk nokta şudur; Korsika'nın 'özel özerklik' statüsünün bu süreçte, anayasal ve yasal garanti altına alınmış olmasıdır. Bu yıllardan sonra, Korsika'ya özerklik uygulanmıştır. 1982’de çıkartılan adem-i merkeziyet kanunu da Korsika’da uygulanmış gibi gözükse de, bir çok uzman, Fransa’nın anayasa’sında Korsika için özel bir uygulama yapmadığı görüşünde birleşse de, birçok uzman da, bu ayarın Korsika için yapıldığını belirtmektedir. Bu model, kapsam itibari ile merkezci, sömürgeci, asimilasyoncu, katı devlet modelinin yaratıcısı olan ve yüzyıllardır bunu uygulamış Fransa’nın daha 1980'lerin başında bunu uygulanmaya koyması son derece ilginçtir. Bölge sistemi Fransa'da 1982'den bu yana uygulanmış. Bu düzenleme içinde Korsika için 'özel bir statü' tanınmış. Çünkü hem ada olması nedeniyle hem de kendine özgü koşullar sonucu yerinden yönetilmesi gereken işleri daha çoktu ve daha önemliydi. Bu amaçla Korsika için özel bir kanun çıkarıldı ve bu kanun günümüze kadar birçok kez ve her seferinde adaya daha çok özerklik tanınması amacıyla yeniden düzenlendi. Bu düzenlemeler sonucu 1982'den bugüne Korsika 'genel oyla seçilen 51 üyeli Korsika Meclisi tarafından yönetilen kendi işlerini bizzat kendisi gören birleşik bir topluluk' olarak tanımlanıyor ve uygulaması bu yönde yapılıyor.
Fransa'nın güneyinde, İtalya'nın batısında bulunan Korsika, Fransa Cumhuriyeti bünyesinde 'özel statülü özerk bir bölge'dir. Özerkliği oldukça geniş kapsamlıdır ve belki bazı bağımsız devletleri bile kıskandırabilecek niteliktedir. Belki, siyasi ve devlet politikası açısından incelenmesi ve irdelenmesi gereken bir portföydür ama Türkiye’ye ne kadar uygulanabilir. Fransa’da %40’lar civarında olan Franklar, bir üst kimlik olan Fransız kimliğini kabul etmişler. Bugün ülkede, Fransız sömürgelerinden getirilen, göç eden birçok etnik kökenden insan dahi bugün Fransız kimliğini kabul etmektedir. Korsika’daki durum çok daha özel bir durum. Bir kere deniz aşırı bir konumda. Zaten, böyle bir konumdayken merkezden yönetilmesi biraz garip olurdu.
Bu duruma en yakın örnek olarak belki Kıbrıs verilebilir. Orada da merkezden uzak, kendi yönetim ve idare sistemi var. Ama tek bir farkla !. Kıbrıs sömürge bir ada değil, ikincisi özerk değil ve ayrı bir devlet. Zaten, Korsika ile Fransa arasındaki sürtüşme de Korsika’nın bağımsızlığını ilan etme isteği ile çıkmamış mıdır ? Fransa, buranın özerk olarak kalması taraftarıdır. Bu yüzden de anayasal hakları artırılmış ve geniş güvenceler verilmiştir.
Son olarak, sıkça dile getirilen Adem-i merkeziyet denilen şeyden bahsedelim. Adem-i merkeziyet, merkezi idarenin yetkilerinin kısıtlanarak, bir anlamda saf dışı bırakarak, “yerinden yönetim ve bireysel girişim ilkelerine” dayanan, merkezden kaçma bir yönetim modelidir. Bu model kavramı da, bu topraklarda, Tanzimat döneminden (ikinci meşruiyetten) sonra Osmanlı Devleti'nin tekrar güçlenmesine yönelik Jön Türklerin önde gelenlerinden olan Prens Sabahattin tarafından ortaya atılmış ve Türk idare sisteminde uygulanmasını istediği bir öneridir. Buna “merkeziyetçi idare prensibinin zıttı” denilebilirse de, merkezi hükümetin yetkilerinin azaltılması, buna karşılık devlet içindeki (imparatorluktaki) çeşitli unsurların yönetime katılma yetkilerinin daha çok artırılması uygun görülüyordu. Ekonomi modeli olarak da liberalist bir ekonomi örnek alınacaktı. Şimdilerde de dillendirmeye çalışan bu modelin tam açılımı da aslında bir tür özerkliktir.
Kürt açılımını açarken dikkatli olmakta fayda var. Kimse bu süreci oldu bittiye getirmemelidir.
../..