- Kategori
- Felsefe
Edebiyatçıların alevilikle imtihanı
Son günlerde, televizyonlarda çokça arz-ı endam ederek yeni kitabı “Şah& Sultan”ın reklamını yapan Divan Edebiyatı uzmanı İ.Pala’nın, gerek uzmanlık alanı konusunda gerekse Tasavvuf Edebiyatı konusunda gençleri hayli fazla etkilediğini biliyorum. Sanırım bu güvenin verdiği cesaretle kendisinde gizlenen Emevi ruhunu faş etmekte sakınca görmemektedir.
Aslında ruhunu sergilediği ilk kitap bu değildir. “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” adlı kitabında yedi ulu Alevi şairi olan Fuzuli’yi anlatırken, Fuzuli’nin içinden geldiği ve tüm edebi çalışmasını etkileyen; yaşam tarzını, yani Batini-Alevi kültürünü görmezlikten gelmektedir. Öyle ki o kitabı okuyan hiç kimsenin Fuzuli’nin Alevi olduğunu görmesi mümkün değildir. Bilakis, Fuzuli’nin ruhunu incitecek şekilde “incelikli” ve “edebi” bir şekilde dezenformasyon yaratarak Sünni mutasavvıf olduğu işlenmektedir. Sünni Türk Ulema ve akademisyenlerin fetva, araştırma ve “ilmi” çalışmalarında Aleviliği aşağılamalarına tarihin her aşamasında şahit olduk.
Ancak Türk roman geleneğinin piri sayılan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, 1922 yılında kaleme aldığı ‘NUR BABA’ romanı sanırım edebiyat tarihimizin Alevileri aşağılayan ilk ”Edebi” eseridir. Cumhuriyet tarihinin bu en “büyük” romancısı kulaktan dolma bilgilerle Alevi –Bektaşi kültürünü aşağılamak için, cem ayinlerini “meyhane” ;“Nur baba” kişiliğinde ise tüm Alevi baba-dedelerini, mey ve kadın düşkünü konumuna sokmakta hiçbir beis görmemektedir. Bektaşi tekkesinde geçtiğini var saydığı şu sahne yazarımızın niyetini kolayca bize göstermektedir. “Sofra başındakileri ahenk içinde neşeli buldular. Şarkı söyleniyor, ud tambur ve def çalınıyordu. Ziba hanımefendi hepsinden daha neş’eli, âdeta mestti. Onlar gelir gelmez mürşide hürmeten hep birden ayağa kalkıldı.” (N.B-s.64) Yani yazarımız anlaşılan hayatında bir defa olsun, Bektaşi tekkesine uğramadığı gibi, Bektaşiliği de Bekrilikle (İçki içen, alkole düşkünlük) karıştırmıştır. Fıkralarıyla ünlü Bekri dervişliğini de Bektaşilik sanıp, koca bir romanı bunun üzerine bina ediyor.
Sünni bir imparatorluğun yıkımından sonra ortaya çıkan bu kibirliliği ve bilgisizliği anlamak daha kolay ama bu gün Elif Şafak’ı özellikle İskender Pala’yı anlamaya çalışmak bile, züll geliyor. Elif Şafak’ın çok para kazandığından kuşku duymadığım, ‘AŞK’ romanının temel konusu Mevlana – Tebrizi aşkıdır. Daha doğrusu, ikisinin ortak aşkıdır. Mevlana’nın her vesileyle dile getirdiği gibi; bu deruni aşkı Şems’ten öğrenmiş ve bildiği tüm zahiri bilgiyi Şems’in yaktığı ateşte pişirmiştir. Oysa Elif Şafak tarafından fantezileştirilen bu aşkın asıl aktörü Şemsi Tebrizi’nin Batini kültürüne, kitapta değinilmemiştir. Ama bu aşkta önemsizleşen ( Mevlevilik’te ölüm vuslat olduğu için “susmak” olarak tanımlanır.) Tebrizi’nin öldürülmesi olayını büyük bir yalana bulandırarak, bu sulandırılmış hikayeye zerk edip; okuyucusuna sunmakta sakınca görmüyor. Batiniliğin-Aleviliğin bu büyük alimini, bir Batini(İsmaili) fedaisine öldürtüyor. Böylece bir taşla iki kuş vuruyor. Hem Aleviliğin ne kadar vahşi ilkel olduğunu vurguluyor hem de Şemsi Tebrizi’nin Aleviler tarafından öldürülmesini Sünni olarak varsayılmasına delil olarak sunuyor. Bu “estetik” ve “edebi” karalamanın son örneği ise İskender Pala’nın ‘Şah&Sultan’ıdır. Hani insana küfür ederken bile nezaketi elden bırakmayan kibirli insanlar vardır ya İ.Pala’nın tarzı tam böyledir.
Üstelik yaptığı hakaretleri tv kanallarını gezerek yapmasını, savunma gösterisini tarif edecek kelime bulana aşk olsun. Aleviliğe yönelik hakaret, değersizleştirme ve küfrün kitabı olan ‘Şah&Sultan’ı bilgisizliğin tezahürü olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü tasavvuf uzmanı yaftasıyla ortalıkta gezen bir zatın, Anadolu tasavvuf tarihinin ana kaynağı Alevilik hakkında bu kadar yanlış yapması ancak yanlışlığı tercih etmesiyle mümkündür. Dolayısıyla kitapta Alevi inancına yönelik yanlışlar, özel bir amaca yönelik olarak yapılmıştır. Yazara göre Kızılbaş Türkler yiğit, çok iyi insanlardır; fakat bir günahları vardır, bu da: Alevi olmalarıdır. Kızılbaşlığa bu kadar vurgu yapmasının temel nedeni, mazruftan çok zarfa vurgu yapmasındandır. Dolayısıyla bu “yiğit” Türk evlatlarını eğer Yavuz “Müslüman “ yapmayı becerebilseydi, bunca Türk kanı dökülmezdi.
Yine yazara göre Kızılbaşlar Şaman kültürünü bırakmadan İslam’a geçtikleri için, “iyi yaşamak için savaşmak, iyi savaşmak için iyi yaşamak” desturundan hareketle inançları, ritüelleri de mey ve zevk geceleri içinde geçmekteydi. “Mum söndürme iftirasını çürütüyorum.” yalanıyla kanal kanal gezip kitabının reklamını yapan İskender Pala, kitabını süslemek amacıyla tüm cem ayinlerinde içki içirtip eğlenir gibi semah döndürmekte sakınca görmüyor. Şah, Pir, Baba, Cem, Talip, Kırklar Cemi Musahip, velhasıl Alevi inancının tüm kavramları İskender Pala’nın elinde birer içki eğlence partilerinin legolarına dönüşüyor. Kah sarayda bir düğün için cem yapılıyor kah savaşa giderken semah dönülüyor, kah insanlar kaynar yağ kazanlarına atılırken gülbanklar okunuyor. İskender Pala basit bir sözlük karıştırarak bu kavramları kullansaydı bu kadar hata yapamazdı. Ancak bir akademisyen olan Pala’nın bunları bilmediğine inanmıyorum. O tam da bilerek ve isteyerek Kızılbaşları övüp Aleviliğe katliam uyguluyor. Bir akademisyenin batıl inançlarına yenilmesinin örneği olarak bu kitap ve yazarının incelenmeyi hakettiğini düşünüyorum. Ancak İskender Pala’nın, içine düştüğü çelişkiler o kadar çok ki bu yazının çerçevesine sığdırmak mümkün değil.
Örneğin Kızılbaşları, Şamanizmin etkisinde kalarak Şah’a uluhiyyet vehm etmekle suçlarken, kendisi 21.yüzyılda Yavuz’a uluhiyyet vehm etmekte abes görmüyor. Çaldıran’a giden Yavuz’un askerlerini serçe sürüsü ziyaret ediyor ve Yavuz dahil her Yeniçeri’nin mızrağına bir serçe konduruyor. Mısır yolunda çölde koca orduya aslan sürüsü saldırıyor, birini Yavuz yalnız başına öldürüyor. Tüm Yeniçeri ordusu durup Sultanlarının aslanla boğuşmasını izliyor. Kitaba zerk ettiği yalan ve tahrifat Pala’nın ruhuna o kadar egemen oluyor ki, tüm bilinen kaynaklarda Allahın emriyle ölen, tasavvufun teorisyeni İbnu-l Arabi’yi öldürtüp, mezarını da yine bir kerametle Yavuz’a bulduruyor. Biliyoruz ki Sünni ulema ve akademisyenler için Alevilere hakaret etmek vakayi’i adliyyeden sayılır. Pala’ya tüm akademik nosyonunu bir yana bıraktırarak, bu kitabı yazdıran ulvi amaç nedir? Bu durumu, Yavuz sevgisi olarak açıklamanın kifayetsiz kalacağını düşünüyorum.