- Kategori
- Felsefe
Gelecek mi uzun sürer yoksa uzun olan geçmiş midir?

Tüm görkemiyle akan ve her şeyi belirleyen zaman...
Yönetmen Özcan Alper’in ses getiren “Sonbahar” filminden sonra, “Gelecek Uzun Sürer” isimli, sosyal kurgubilim denilecek tarzda toplumsal içerikli ve henüz gösterime girmeden uluslararası ödüller alan filmi nihayet ülkemizde de dün vizyona girdi. Bloğumuzda, gayet başarılı, yetkin sinema yorumcusu yazarlarımız var. Filmi her nasılsa onlar yorumlarlar.
Benim açımdan, nedense filmin adı, içeriğinden çok daha güçlü çağrışımlar yarattı belleğimde. Kozmik, toplumsal ve bireysel olmak üzere üç ayrı açıdan filizlendi zihnimde söz konusu bu çağrışımlar…
Kozmik anlamda;
Sonsuz dediğimiz uzayın ve zamanın “Büyük patlama” ile başlangıcından bu yana geçen süre konusunda fizikçiler ve astronomlar yaklaşık olarak 13,7 Milyar yıl geçtiği konusunda hemfikirler. Güneşten alev topu halinde kopuşu takiben 5 Milyar, gezegen oluşumunun başlangıcından bu yana 3,5 Milyar yıl geçen dünyamızda ilk canlı organizmaların oluşumu ise 3 Milyar yıl öncesine dayanmakta. En ilkel haliyle insanın ortaya çıkışı da –günümüz itibariyle- en fazla 195.000 yıl öncesine gidebilmekte... Başka bir aksilik (Nükleer savaş, dramatik iklim değişimleri, göktaşı çarpması vb.) olmazsa dünyamızın 7,6 Milyar yıl sonra güneş tarafından yutulmasıyla içindeki yaşam da sona erecek. Amaç yaşam bulunacak yeni gezegenlerde ve evren sona erince de bulunabilecek “paralel bir evren”de yaşamın, geleceğin devamı…
Yani Thomas Browne’nin“Geçmişten çok onu düşünmeliyiz, çünkü bundan sonra orada yaşayacağız” dediği “gelecek”, kozmik anlamda -gezegenimiz için- geçmişten yaklaşık 2/3 oranında uzun sürecek!
Toplumsal anlamda;
Toplumu oluşturan bireyler, gruplar ve fikirler arasındaki çatışmalar hep olagelmiştir. Bu durum iktisadi ve sosyal özü itibariyle de özellikle büyük dönüşüm dönemlerinde, geçerli teknolojilerin ve ona bağlı üst yapı oluşumlarının mümbit sahalarında(n) pay kapma –ya da payını artırma- mücadeleleri şeklinde tarihin oluşumuna da damga vurmuştur. Zaten anamalcı iktisadi sistemin 'sermeye birikimi' süreci de bir anlamda örgütlü bir tür alma-biriktirme ve yayılma sürecidir.
Alanlarla verenler çoğu kez ‘halk’ ortak paydası altında aynı saflarda algılanır. Ama bireysel ya da toplumsal koşullar dayatıp da zorluklar had safhaya ulaşınca, çaresizliğin çaresi deyip ‘teslimiyet’e sarılanlarla, ‘Ya istiklal ya ölüm!’,’Kurtuluşa kadar savaş!’ diyerek mücadeleye atılanlar olarak keskin bir şekilde ayrışırlar.
İşte iç ve dış çatışmalar, savaşlar şeklinde beliren bu mücadelelerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanması arasında geçen zaman, bir tür toplumsal geleceğin inşası sürecidir. Kuvvetler denk ya da taraflardan zayıf olan dış desteklerle direncini sürekli diri tutuyorsa geleceğin yeniden inşası da o ölçüde uzun sürer!
Söz konusu filmi henüz izlemedim. Anlamadan yargılamak da istemem. Fakat yorum ve röportajlardan çıkarttığım kadarıyla konusuna en genel yaklaşım da bu olsa gerek.
Bireysel açıdan;
Hepimizin iyi kötü, acı tatlı yaşanmışlıklarla, anılarla dolu bir geçmişi, yaşadığımız ana ve geleceğe yönelik hayallerimiz ve planlarımız vardır. Geleceğin uzun sürüp sürmeyeceği; normal koşullar altında yaşımız ve ortalama ömür tarafından basit bir çıkartma işlemiyle yaklaşık olarak kolayca anlaşılabilir.(***)
Ama yaşamda öylesi anlar vardır ki; örneğin “ruh ikiziniz” ile karşılaşma, sevdalanma (zam)anları, büyük ve sürpriz mutluluklar veya büyük acılar, kayıplar, üzüntüler… Ya da iç kemiren meraklı, heyecanlı veya endişeli bekleyiş (zam)anları…
İşte (b)öylesi (zam)anlarda zaman sanki uzar, içe ya da dışa doğru bükülür ve derinleşir.
Yine bu türden (zam)anların sahip oldukları çok özel yoğunluk nedeniyle yaşanan anı uzatarak o süreci geçmiş ya da gelecek zaman bakiyelerinden düşmemize yol açan bir özelliği de vardır. Bu durumda da geçmiş ya da gelecek, hangisinin uzun süreceği hususundaki bireysel hesabı şaşırtan bir yön ortaya çıkmakta…(****)
Sıradan, biteviye, 24 saatlik bir gün mü uzundur yoksa yanınızda sevdiğiniz insan(lar)la dolu, (heye)canlı, mutlu bir şekilde geçirdiğiniz bir ya da iki saat mi? Yanıtlarınızı duyar gibiyim:”Tabii ki ikincisi!”
Hatta, yaşamın gizli erdemlerine vakıf olup kendinizi sonsuzlukta hissettiğiniz her an sizin için sonsuz bir uzunlukta ve haz noktasındaysa, işte bu derece özel anlarda kanımca bireysel anlamda (zam)an ile kozmik anlamda zaman –toplumsal olana da el sallayarak- birleşir, çok özel, kalıcı bir şekle bürünebilir…
İ.Ersin KABAOĞLU,
6 Kasım 2011, Ankara
(*) Söz konusu film hakkında bkz.: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&Date=&ArticleID=1069135&CategoryID=120
(**) Bu konuda bir şiir(im) için bkz.: http://blog.milliyet.com.tr/zaman--mek-n-ve-digerleri---/Blog/?BlogNo=207493
(***) "Zamanı hazır buluruz: Saatler, takvimler, günlük yaşamın koşuşturması, akışı, bu hazır zaman içinde oluşumuzu gösterir. Hazır zaman, alışageldiğimiz dünyanın, ölçülebilir zamanıdır. Geçmişte, farklı kültürler, gökcisimlerinin hareketlerine, mevsimlere bakarak farklı zaman ölçüleri geliştirmişler. Hazır zaman ya da düz zaman diyebileceğimiz, ölçülebilir zaman, bu zamanın kabul gördüğü ortamlarda insanlar arasında ortak zamanı da oluşturur" diyor Prof. Ahmet İnam "Zamanla Yaşamak" başlıklı makalesinde... düz alandan düşmüş isek, düşük alanda bulunuyorsunuz demektir. Düz yaşamdan çıkma olanağı var mıdır? Elbette. Düz yaşamda, hâller, durumlar, ortalıklar, dünyalar yaşanır, düz olarak. Öğretildiği, anlatıldığı, miras alındığı gibi.
(****) Zaman önünde güç toplama, toparlanabilme, ancak, dinleme ve kullanma tutumlarıyla, zaman yaratabilmeyle sağlanabilir. Bunun yolu zamana durmakla (Zamanı dinlemeye durmak, zamanı yaratmaya durmak!) olur. Ayrıntı için bkz. : http://phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/zaman.htm