Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Nisan '08

 
Kategori
Sosyoloji
 

Eğitim şart mı?

Eğitim şart mı?
 

Recep İvedik popüler kültürün yeni idolu.


Son yazımdan bu yana geçen zamanda iki sosyolojik olgu yaşadık. Biri Aysun Kayacı’nın 301’den dava girişimine neden olan sözleri, diğeri ise Recep İvedik vakası. Aslında ilginçtir iki olgu birbirini doğrudan etkileyen konular.

Malum Aysun kayacı AKP için Ayaktakımının partisi demişti. Recep İvedik ise o ayaktakımının idolü olan bir figür.

Her şey 1970’lerde hızlanan ritmi ile köyden kente göçle başladı. Önceleri öncülerin arazinin güvenliği noktasında yoklamalar yaptığı bu akında asıl göç dalgası bu tarihlerde gerçek bir akına dönüştü.

Fransız Felsefeci Gilles Deluze ve yine Fransız Sosyal Teorisinin sıra dışı figürü Paul Virilio’nun birleştiği bir kavramla hıza dayanan bir akımdı bu göç. Mekânın hız tarafından kayganlaştığı ve hızın sürtünerek azalmasına yol açacak bir engelin olmadığı bu akının nedeni elbette ekmek kavgasıydı. İstanbul’da toplaşan sanayi sermayesi gereksinim duyduğu ucuz işgücünü Anadolu’da nüfus artışı nedeni ile giderek küçülen toprakların doyurmadığı tarımsal işgücü fazlasından temin edecekti. Tıpkı Almanya’nın Fransa’nın ve daha birçok Avrupa ülkesinin yaptığı gibi.

Gelenlerin yaşam beklentileri mütavazıydı, tüketim kültürleri kentli gustoya (zevke) uygun değildi bu da onların bekâr odalarında, hanlarda günleri öğütmeye razı bir kitle demekti. Devletin batıda olduğu gibi bu olguya dair en ufak bir hazırlığı olmadığı gibi modernleşmenin olmazsa olmaz kurallarından biri olan kent planlaması da, bölgesel planlama da olmadığından bu ani sel karşısında ne sanayicilerce, ne de devletçe konut sağlanamıyordu.

Bekâr odalarında, hanlarda dirsek çürütüp, heseidos’un işler günler adlı destanında olduğu zamanın öğüten ilk kuşak yeni gelen kuşağa hazine arazileri üzerine köylerindeki kerpiç evlerin bir benzerini yapmaya (beton ya da kiremit tuğla bloklardan) yapmayı öğrettiler. Çünkü ikinci göç dalgası bekâr öncülerden ibaret değildi. Köyden, kasabadan ailece, denkler sırta vurularak geliniyordu. Bu kez geçici bir biçimde belli bir para biriktirip sonra dönmek için değil kentte kendine yeni bir hayat kurmak için geliyorlardı. Doğal olarak bu başını sokacak bir dam ya da konut gereksinmesi demekti. İşte bu gereksinim hazine arazilerine bir gecede son derece koordineli bir işgücü ile ev yapılmasından dolayı gecekondu adını alan evler kalıcı bir tutunma mücadelesinin simgesiydi aslında.

“İç göçler ile şehirlerin çevresindeki gecekonduları doldurmayı sürdüren insanlar, biraz da yalnızlıktan kurtulmak amacıyla kendi hemşerilerinden oluşan mahalleler meydana getirdiler”[1]

Gelenler hiç kuşkusuz kendi kültürlerini de taşıdılar kente. Bu arada toplu ulaşım ağlarında yine bize özgü bir olgu olan dolmuşlar da bu yeni kentlilerin bir ürünüydü. İşte dolmuşlarda çalan ve Arap ezgileri, Hint ezgileri ile Türk sanat müziği ritimleriyle, Türk halk müziği ritimlerinin karışımından oluşan arabesk böyle doğdu. Arabesk kentte tutunma mücadelesi veren göçmenlerin, kente yeni gelenleri kıro diye horgören kentli seçkinlere dönük isyanını simgeliyordu. Ancak bu isyan zarif bir sitem şeklinde Orhan Gencebayın sazında hayat buluyordu.

Seksenlerle birlikte ikinci göç dalgası gelirken, bu kez bir deneyime, hazır bir alt yapıya geliyorlardı. İlk kuşak kent yaşamında tutunmayı başarmışlardı. Ancak bu kez ilk gelenlerden farklı bir durum söz konusuydu. Bir kere ilk kuşağın yaptığı, hamallık, minibüsçülük vb işler artık kapılmıştı, dolaysıyla yeni bir iş alanı ile sermeye biriktirip “yırtma” olanağı mevcut değildi. Gecekondular artık bir konut gereksiniminin karşılanma biçimi ile sınırlı bir olgu değil, politikadaki esken değişiminin bir sonucu tapuya kavuşarak meşrulaşan kent rantının paylaşılarak biçimsel ve yasal değil biçimsel olmayan, yasadışı bir rant paylaşım mekanizmasıydı. Dolayısıyla kıyasıya bir mücadele, cangıla dönüşen kentte kavga vererek elde edilen bir iktidar mücadelesi vardı. Bu kuşağın idolü de Allah Allah nidalarıyla yeri göğü inleten, yaşam biçimi ile kuralları hiçe sayan daha saldırgan bir kişilik olarak İbrahim Tatlisesti.

Bolderlin’e Doğru Değişim

Orhan Gencebay tutunma mücadelesi içinde kentte kendine yer açma çabası içinde olan bunu yaparken karşı tarafla yer yer uzlaşabilen zarif bir başkaldırıydı. İbrahim Tatlıses ise şiddetlenen iktidar mücadelesinin, rantı paylaşmaktan doğan güç mücadelesinin simgesi olarak taşkındı. Gencebay ne kadar çekinikse, Tatlıses o kadar baskındı. Ama henüz savaş nihayetine ulaşmamıştı. Savaşta son nokta “barbar” akıncısı, göçmenlerin Cengiz Hanı Recep İvedikti. İvedikten önce bir başka figür vardı aslında bir tür ara form olarak görebileceğimiz “ezgin kral” Müslüm Gürses nâm-ı diğer Müslüm Baba. Gürses aslında Tatlıses ile Gencebayın melezi bir ara geçiş unsuruydu. Gencebay kadar ezgin, Tatlıses kadar saldırgan. Anacak her halükarda psikolojide bolderline olarak adlandırılan dengesiz, saldırganlığa yatkın bir temsildi (Gürses’in kendisinden değil kitlesi üzerinden bu tespitleri yapıyorum) Bolderline kişiliğin temel özelliği uçlarda dolaşmasıdır. Ya çok yüceltir ya yerin dibine sokar. Kitlesi nezdinde Gürseste bu süreci yaşadı. Önce uğruna jiletler atılarak bir trans/vecd hali yaşandı. Onun konserleri kitlesi nezdinde bir tür ayindi. Satanist ayinlere benzeyen kanlı, vahşi yani barbarca bir ayin. Buna bir tür Vodo ayini de diyebiliriz. Lakin pop kültür imgesi olarak Gürses ezginlerin isyancısı olarak sistemle uzlaşıp, reklâmlara fit olunca kitlesi boşta kalan enerjiyi kendinde toplayacak yeni bir idol arıyordu. Belliki o idol bulundu o idol Recep İvedik.

Ancak İvedik Ne Gencebay, Ne Tatlıses, Ne de Müslüm Gürses. İvedik bunlardan kimi ögeleri de alan ama has biçimi ile Karagözde karlığını bulan bir pop ikon. Her popüler kültür idolü gibi o da temsil ettiği kitlenin özdeşlik kurabileceği bir figür. Yani o karnaval ruhunu temsil ediyor. Ancak Karagözdeki ince zekâ, mizahi dilin keskinliği yok. Ama onun kadar naif yani bozulmamış, onun kadar kuralları takmayan bir göçebe beden.

Karnaval Rus edebiyat teorisyeni Mihail Bakhtin’in ortaya attığı bir kavram. Onun aynı anda iki durumu birden içeren durum teorisine uygun bir ögedir Karnaval. Karnaval Karnaval kültürü, sıradan yaşamın zamansal tersine dönüşüdür. Bakhtin'e göre bunun amacı, normalliğe, gündelik hayatta olması gerektiği kadar bir gevşeklik kazandırmak ve normalliği daha dayanılabilir kılmaktı. Karnaval normal zamanı ve onun içerdiği ahlaki yargıları tersine çevirir. Karnaval boyunca yasaklar, sosyal roller ve görevler, ayıp, günah kavramlarından sıyrılma gerçekleşir, bunlar geçersiz kavramlar halini alır. Bir anlamda Karnaval bedenin ve içgüdülerin denetim altına alındığı uygarlık kültürünün reddi olarak uygarlık öncesi doğal durumun yaşantıya dönüşmesi halidir.

İvedik ve Karagözde de en çok ortaya çıkan şey budur. Ayıp, yasak vb kavramlar geçerliliğini kaybediyor. Fışkıran kılları, iri gövdesi, sosyal kuralları hiçe sayması onu Karnaval ruhuna ait kılıyor. Bu şenlik, her insanın ruhunda olan, yıl boyunca bastırılmış duygu ve içgüdülerini dışavurma ihtiyacından doğar. Tutkular, arzular ve neşe: bunların tümü bir tür yaşama sevinci ve zevk kutlaması karışımında birleşir, bütünleşiyor.[2]

Uygar Bedenin Reddi

Recep İvedik’i anlamak için Alman Toplumbilimci Norbert Elias’ın Uygarlık Süreci kavramına bakmak gerekir. Elias 1930 yılı sonrası özellikle medeniyet kavramı hakkında önemli saptamalarda bulunmuş Alman sosyologdur. Medeniyetin oluşmasını insanların sosyal anlamda doğasından sıyrılmasına bağlar. Elias'a göre bireyle devlet arasındaki sözleşme (ve buna bağlı modern devlet yapılarının oluşması medeniyet oluşumundaki ilk temel noktadır. Ayrıca insanin uygar vicdan oluşturmasını ve doğasının gereği rahatsızlık verici olabilen içgüdüsel tepkileri dizginleyebilmesini de "medeni insan" tanımı içerisine almıştır. Uygarlaşma Süreci adlı eserinde utanma arlanma vb. duygularin gelişiminden hareketle bir uygarlık teorisi geliştirmiştir. Sofra adabı, oturup kalkma, esneme, hapşırma gibi birçok insani fizyolojik özelliğin ahlak kurallarına göre salon toplumu tarafından nasıl dönüştürüldüğünün ve bunun adab-ı muaşeret yani görgü kuralları olarak görülmesinin nedenlerini araştırmıştır. Uygarlık geliştikçe saldırganlık ve cinsellik güdülerine ket vurulur ve bu güdülerin kontrol biçimleri yüceltilir. Uygarlaşmak adım adım insanın bedensel dürtülerin kontrol altına alıp, davranışlarda bir incelme demektir.[3]

Bu anlamda karnaval uygarlık olgusunun tam zıddıdır. Bir anlamda onun getirdiği kendi kendine denetim uygulamanın reddidir. Bedensel olarak utanç duyulan, yellenme, geğirme gibi davranışlar bu kültür içinde normalleşir. Aynı şekilde müstehcen olan olumlanır. Cinsellik hem davranışlarda hem de sözlerde yankı bulur.

Recep İvedik’in sosyolojik anlamını böyle tarif etmek mümkün, peki Recep İvedik’in sırrı ne, halkımız neden İvedik’i bu kadar sevip benimsedi. O da aslında Türk modernleşmesinin öyküsü ile yakından bağlantılı.

Türk Modernleşmesi doğulu bir toplumu batılı bir toplumsal dünyaya dâhil etme çabasının öyküsüdür. Ne kadar başarılı olup olmadığının test alanı da Recep İvedik. Batının gözünde doğu ehlileşmemiş bir yabansılığın temsili olmuştur, batı’nın Eliasvari modernleşmesine karşılık doğu groteskin yani uygunsuzun, evcilleşmemişin, içgüdülerin denetimsiz kalmasının simgesidir. Bütün bir doğu yazını doğunun cinselleştirilmesinin de öyküsüdür. İşte İvedik Elias hattında ilerleyen kentli disipliner modernliğe karşı, ehlileşmemiş bir kırsallığın kentle kurduğu yeni tür bağlantının ve kendine özgür modernleşme biçiminin bir temsili. Bu anlamda İvedik’in şahsında batı tipi modernleşmeye bir başkaldırı olduğunu söyleyebiliriz. Karnaval’ın uygunsuzunun, batının görgüsünden rövanşını (aynı zamanda Gencebay’ın, Gürsesin ezgin kitlesinin de) ifadesini temsil ediyor. İvedik Türk toplumunun kendi olma, kendine özgü benlik serüveninin bir tezahürü.

Gırgırla başlayan maganda ve zonta sıfatlarında ifade bulan aşağılanmaya verilen tepkiyi, yapay olana doğal olanın tercih edilmesi. Batı doğu üzerinde inşa ettiği hiyerarşik egemenliğe gösterilen bir tepkiyi, isyanı haber veriyor İvedik. Bu nedenle İvedik İncili Çavuştan başlayıp, Kemal Sunal’da karşılık bulan kültürün yeni bir aşaması ve ona burun kıvırmak onun ifade ettiği farklı modernliği anlamamaktan başka da bir işe yaramıyor. Sanırım Aysun Kayacı ve onların temsil ettiği sahte seçkinlerin de anlamakta zorlandığı bu.


[1] Belge, Murat “Toplumsal Değişme ve Arabesk”, Birikim Dergisi, Sayı: 17, s. 16-23, Eylül, 1990

[2] http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=anani+rio+karnavalinda+gormusler

[3] http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=norbert+elias

 
Toplam blog
: 44
: 809
Kayıt tarihi
: 06.06.07
 
 

Sosyoloji ile ilgili olarak Birikim, Üç Ekoloji, Birgün Gazatesinde çeşitli yazılarım çıktı. Ayrı..