- Kategori
- Özel Günler
Eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik Türk kadın hareketi
Not: Hemşireler Haftası nedeniyle yaptığım araştırmayı, özgürlükçü,
demokratik ve laik ilerici kadın hareketinin gelişiminde büyük rol oynayan
kahraman hemşirelerimize ithaf ediyorum.
Kimileri derler ki, Türk kadınına hakları tepeden inme devlet tarafından verilmiştir. Kadınlar en basit insan ve kadın haklarını hiç mücadele etmeksizin elde etmişleridir. Mücadelesiz elde ediş olmayacağına göre, verilme olayı vardır.
Mustafa Kemal 1930 yılında kadına Belediye seçimlerine katılma hakkını, 1934 yılında da milletvekili seçme ve seçilme haklarına dair yasaları ihdas ederek kadın haklarını büyük oranda sağlamıştır.
Evet, burası doğrudur ama bu bir devlet lütfu mudur? Bu elde edişte kadınların hiç mi emeği ve mücadelesinin izleri ve etkisi yoktur? Hak verilmez alınır kuralı gereği kadınlar hakları için hiç mi kıllarını kıpırdatmadılar?
Oysa biraz tarih bilinci olanlar bilirler ki, Türk kadını da en az dünyadaki hemcinsleri kadar mücadeleler içinde pişmiş, canını vermiş, kanını akıtmıştır.
Başka her alanda olduğu gibi, kadın hakları alanında da son 150 yılı aşkın süren demokratik devrim tarihi, özellikle bu tarihin 1908 Devrimi dönemi büyük yükselişler ve kadınların mücadelede öne atıldıkları dönemdir.
***
20. yüzyılın başlarında müthiş bir milli şahlanış ve uyanış yaşanmıştı. Milli duygu yoğunlaştıkça milli bilince dönüşüyordu. İşte bu uyanış ve bilinçlenme sürecinde kadınlar da öne atıldı. Kadın kafeslerin ardından çıkıp gelmiş, evlerden dışarı çıkmış, toplumdaki yerini ve rolünü almaya başlamıştı. Toplumda yardım ve eğitim derneklerinde örgütleniyor, okullar açılmasına öncülük ediyor, kadın dergileri çıkarıyor, kabuğunu kırıyordu. Bu öyle bir hareketti ki, evden çıkan ve kafesten kurtulan Türk kadınını bir daha hiç kimse yeniden karanlıklara sokamayacaktı.
Bu müthiş bir süreçti. Türk kadını bin yıllar öncesindeki toplumsal roller oynadığı, toplumsal statü ve saygınlığına yavaş yavaş kavuşacağı koşulları hazırlıyordu.
20. yüzyılın başlarındaki Osmanlı toplumunda sokak aralarında evlerinin kapılarından yavaş yavaş çıkmaya başlayan kadınlar yoklaya yoklaya, deneye deneye kadın mücadelesini geliştiriyorlardı. Örneğin şu şekilde tutumları gitgide sıklaştırıyorlardı:
“Pelerinli siyah çarşafları, topuklu rugan ayakkabıları, uzun, beyaz eldivenleri, buğu gibi peçeleri ile üç İstanbul hanımı Türk Ocağı’ndaki bir konferansı dinlemeye geldiler. Hayal gibi geçip bir köşeye oturdular. Büyük bir saygı ve dikkatle konuşmacıyı dinlediler. Bunlar Nezihe Muhittin Hanım’la kendi gibi yürekli iki hanım arkadaşıydı.” (*2)
Salona birdenbire sanki bir bomba düşmüş gibiydi. Her şey herkes suspus olmuş, salondan çıt çıkmıyordu.
1913 yılında Telefon Şirketi’nde 7 Müslüman Türk kadını çalıştırılmaya başlandı. Bu başarı kadınların ısrarlı çabaları, yoğun tepkileri ve şiddetli baskıları sonucu gerçekleşmiştir. 1914 yılında da ilk kez gene bir Müslüman Türk kadını Posta telgraf Nezareti’nde pul memuru olarak göreve başladı. (*3)
Nezihe Hanım’lar böylesi hareket ve tutumlarla toplumu alıştıra alıştıra tutuculuğun ve yobazlığın reflekslerini felçettiler.
20. yüzyılın başlarında çeşitli kadın örgütlerinin yanında kadın haklarını savunan yayınlar da çıkmaya başlamıştı. Bunlardan biri Kadınlar Dünyası adlı dergidir.
O yıllarda biraz da koşulların dayatmasıyla, sadece bir tane kız lisesinin bulunduğu koca imparatorluğun başkentinde İstanbul Kız Öğretmen Okulu açılmıştı. 28 kız öğrenci alınacaktı. Ama 300 başvuru vardı. O sofu dönemde bu muazzam bir gelişmeydi. Tam bir kadın çıkartmasıydı. İşte bu gün dolayısıyla Kadın Dünyası şöyle yorum yapacaktı:
“Bugün okul mahşer halini aldı. Anneler, yöneticilerin, öğretmenlerin ayaklarına kapanarak çocuklarının okula kabul edilmesi için yalvarıyorlardı. Anladık ki, millet uyanmıştır, okumanın değerini anlıyor, okumak için açılan kapıya hücum ediyor ama devlet uyanmıyor.” (*1)
Şubat 1914’de İstanbul’da üniversite önemli bir karar aldı kadınlara yönelik olarak. Sadece kadınlara yönelik olmak üzere konferanslar düzenlenecekti. Bu da hamsofu hegemonyasının güncel yaşamına hâkim olduğu o dönemin İstanbul’unda çok önemli ve belirleyici, cesaret isteyen gelişmelerinden biriydi. İlk konferans gazetelerde ve kadın dergilerinde yayınlandı, kadın örgütlerine duyuruldu. 7 Şubat 1914 günü üniversitenin konferans salonu hepsi kara çarşaflı ve peçeli zarif İstanbul hanımlarıyla dolup taştı. Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım da gelmişti. En önemlisi, konferans başladıktan sonra hanımlar, önce ön sıralardan birkaç kişi, ardından yanlardan ve sonra tüm salona yayılan bir hareket halinde peçelerini açtılar. Aslında kadın hazırdı ve istekliydi kadın hakları konusunda devrimci değişiklikle. Salonda hanımların çok doğallıkla peçelerini kendiliğinden açmaları o dönem İstanbul’unda çok önemli bir gelişmeydi.
Konferanslar 6–7 ay kadar sürdürülmüştür. Bu zaman boyunca salon her seferinde hıncahınç dolmuştur. Üniversite bu müthiş gelişme sonucu aynı müthişlikte bir karar almıştır. Kız üniversitesi açmak… (*4)
O dönemin en güçlü ve en örgütlü kadın hakları savunucusu örgütü, Müdafayı Hukuku Nisvan cemiyeti (Kadın Haklarını Savunma Derneği)dir. Kadınlar Dünyası adlı tam da kadınca bir yayın organları vardı. Çok yaygın bir okuyucu kitlesi vardı. En tabandan en üst kademelere kadar en olmadık yerlerde okuyucusu çıkıyordu. Kadın haklarıyla ilgili etkin yazılar yayınlanıyor, kadın hakları konusunda kamuoyu aydınlatılıyor, çok etkili bir propaganda ve ajitasyon yapılıyordu. En çok tartışılan konu da kadının giyim tarzıydı. Erkekleri en çok, hatta o dönemde vatan savunmasından çok bu konu ilgilendiriyordu. Öyle sofular vardı ki, düşman Çanakkale’ye dayanmış umurunda değil, varsa yoksa kadın nasıl giyinmelidir sorusuna yanıt aramanın peşindeydi.
“Devlet, toplumun egemen katları, tutucular, peçe ve çarşafı uygun görmekteydi. Öncü kadınlar ise bu giyimi ‘kara kefen’e benzeterek giyim özgürlüğü için mücadele ediyorlardı… Osmanlı toplumu kadın hakları bakımından çok sorunluydu. Öyle konular vardı ki din izin verse bağnazlık izin vermiyordu. Peçe bunlardan biriydi. Çarşaf da öyle. Bir kadının yüzü açık dışarı çıkması, manto giymesi mümkün değildi. Bağnazlık ayağa kalkmakta, şehir, basın, hatta devlet baskısı devreye girmekte, yalnız erkekler değil, tutucu kadınlar da tepki göstermekteydiler.” (*5)
İlk büyük savaşın arifesinde ve esnasında kadınlar vatan savunmasına yönelik derneklerin kadın kollarını inşa etmişler ve oralarda mücadeleye devam etmektedirler. Çeşitli işlikler açmışlar, oralarda çalışmakta, ordunun dikiş işleri karşılanmaktadır; bir yandan da fakir kadınlara iş alanı açılmış olmaktadır. Bir yandan da kadın hakları konusundaki mücadelelerine devam ediyorlardı. Çeşitli dergilere, gazetelere yazılar yazıyorlar, konferanslar düzenliyorlardı.
Kızılay Kadınlar kolunda gönüllü hemşirelik kursu açılmasına karar veriliyordu. Öneriyi ortaya atan Nezihe Veli hanımdı. Büyük heyecan kaynağı olmuştu. Zira etkinlik yaşama geçtiğinde, kadının yabancı bir erkeğe el sürmesinin büyük günah olduğunu savunan yobazlara karşı toplumsal bir statü kazanılmış olacak, yasaklar zincirinin en önemli halkası kırılmış olacaktı.
Daha önce de, 1991 yılında hastabakıcılık kurslarından çıkan hanımlar Trablusgarp ve Balkan savaşlarında, Kızılay hastanelerinde büyük hizmetlerde bulunmuşlardı. Şimdiki bir adım daha öne geçiyor, hemşirelik mesleğine el atıyordu. Bu süreci başlatan kişi Prof. Dr. Besim Ömer Akalın Paşa’dır. Safiye Hüseyin Elbi ilk gönüllü hemşirelerdendi. Çanakkale savaşları sırasında hastaneye çevrilen Gülnihal adlı küçük yolcu gemisinde işe başlayan ilk Müslüman Türk hemşiresiydi. (*6)
***
Türk kadınının uyanışının şafağında en etkili, en güçlü ve en yaygın yayın organı Kadın Dünyası dergisiydi. Kadın hakları konusunda çok yaygın ve etkili bir mücadele vermiş, toplumun ve kadınların aydınlanması, bilinçlenmesi ve örgütlenmesi alanında büyük ve tarihsel yararları olmuştur. Derginini en alt kültürlerden en üst katmanlara kadar zaman zaman açıktan çoğu zaman erkek egemenliği nedeniyle genellikle gizliden okuyucu kitlesi oldukça geniş, zengin ve çeşitliydi. !923 Demokratik devrimi’ne varan süreçte, bu devrim için elverişli bir kültürel, siyasal ve kitle zemini yaratmıştır.
İşte Kasınlar Dünyasında yayınlanmış Ana Sesi adlı bir mektup örneği. Bu yazıda bir kadın bir ananın 20 yaşındaki oğluna seslenişi işlenmektedir dış görünüş olarak. Ama yazı özünde kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kabilinden erkeklere ve erkek egemen düzeni eleştirmektedir.
“Oğlum! Seni çok emekle, özenle, zahmetle bu yaşa getirdim. Askerlik çağına girdin, yani kocaman bir erkek oldun. Bana cevap vermeni istiyorum.
Söyle!
Maksadınız, gayeniz nedir? Şu iki günlük hayatımızı zehir etmekten ne tat alıyorsunuz? Bizim gelişmemize, yükselmemize engel olmakta ne kazancınız var? Söyle oğlum bu taşkafaları ne zaman yontacaksınız? Bir kadınla nazik bir şekilde konuşmanın ne kadar mutlu edici olduğunu, birlikte çalışmanın, iş yapmanın bütün milleti refaha götüreceğini, toplumu ilerleteceğini hangi gün idrak edeceksiniz? Kadınlığın, anneliğin yükselmesinin, sizin yükselmeniz demek olduğunu, ey benim alık çocuğum, ne zaman anlayacaksınız? Her şey yıkıldıktan, geride ilerletilecek, yükseltilecek bir şey kalmadıktan sonra mı? (*7)
***
Rabia Ferit Hanım…
Gönüllü ilk hemşirelerimizden biri…
Çanakkale savaşları esnasında Galatasayar Lisesi’nde açılan hastanede hemşirelik yapmıştı.
Onun izin gününde eşinin uzak akrabalarından biri, Hayriye Hanım onu ziyarete gelmiştir. Daha doğrucası Rabia Hanım’ın hemşireliğini öğrenmiş, inanamamış, bir de kendi gözüyle görmek ve denetlemek için gelmişti.
Bu olay Rabia için muazzam bir gelişme, “kadınlığın önündeki kara duvarda açılan büyük bir gedik, bu nedenle de olağanüstü bir zafer”di.
Hayriye Hanım, kapalı, peçeli, çarşaflı, evinin dışında hiçbir yaşamın bulunmadığı, “ev dışındaki her şey, herkes, her iş tehlikeliydi, sakıncalıydı. Kadının vatanı eviydi, o kadar.”
Aralarında şöyle bir diyalog geçti:
“Hastalara eliniz değiyor mu?”
“Tabii ki, ne var bunda? Dün bir gazi getirdiler. Ameliyattan önce ayaklarını yıkadım zavallının.”
Mosmor olan ve eli ayağı titreyen Hayriye Hanım:
“Boyunca günaha batmışsın kızım sen. Ahretini yakmışsın.”
Hayriye hanımın boyun damarları şişiyor, kendinde olmayarak sesi yükseliyordu:
“Peki, peçelerinizi açıyor musunuz? Yabancı erkeklere eliniz değiyor mu?”
“Peçeyle çalışılabilir mi Hayriye hanımcığım? Tabii ki, peçe, çarşaf yok! Kendi hemşirelik kostümümüz var.”
“Aman, aman! Deme öyle… Boyunca günaha giriyorsun. Bu haller gâvurluğa özenmek. Sapkınlıktan hemen caymalısın.”
Rabia Hanım sinirlenmeden hanımefendi gibi dinleyerek şöyle karşıladı Hayriye hanımın ağır sözlerini:
“Teşekkür ederim… Ama ablacığım biz sizin gibi düşünmüyoruz. Bu insanlar biz burada şerefimizle, namusumuzla yaşayabilelim diye savaşıyor, şehit oluyor, yaralanıyor, yanıyor, sakat kalıyorlar. Bizim de bir şeyler yapmamız lazım. Cansız, akılsız, vicdansız, bilinçsiz bez bebek miyiz biz? Böyle zor günlerde her insana küçük büyük görevler düşer. Bir kadının böyle zamanda evine gömülmesi ayıp olmaz mı? Benim payıma bu görev düştü. Yapmasam günah değil mi? Şunu da söyleyeyim; eğer bu hizmet günahsa biz sonucuna katlanmasını biliriz. Devletin, milletin kurtuluşunun, şeref ve başarısının, kişisel kurtuluştan daha önemli, daha gerekli, daha hayırlı olduğuna inanıyoruz. Müslümanlık, sizin anladığınız gibi, sırf kişisel kurtuluş, yani bencillik dini değildir. Bir din böyle olamaz zaten. Müslüman sırf kendini, Ahretini düşünen, başka hiçbir şeye, hiç kimseye, devlete, millete, vatana önem vermeyen, bencil biri olamaz. Bencillik insanın kendisine tapmasıdır ki en büyük günahtır.”
Ama ne yazık ki Hayriye hanımın bu sözleri anlayacak ne eğitim ve kültür seviyesi, ne de siyasal ve ideolojik anlayışı elverişliydi. (*8)
***
20. yüzyılın başlarında Osmanlı Başkentinde bile bir kadının yalnız başına sokakta yürümesi büyük cesaret işiydi. Gerici çevreleri boşverin; devrimci İttihatçılarda bile kadın hakları konusunda en yobaz, antidemokratik tutumlar vardı. Osmanlı’da bütün diğer alanlardaki gibi, kadın hakları konusunda da demokratik haklar Çanakkale savaşının örsünde dövülmüştür.
İstanbul Şehzadebaşı’nda Millet Tiyatrosu’nda Müdafayı Milliye ve Kadınları Yüceltme Derneklerinin düzenlediği ‘yalnız hanımlara mahsus edebiyat müsameresi’ vardı. Zaman Çanakkale savaşları cereyan ederken geçmektedir. Davetiye ücretleri yüksek tutulmuştu zira geliri orduya verilecekti.
Hanımlar kupa, lando, fayton gibi araçlarla geliyorlar, tiyatronun önünde inerek hızla içeri giriyorlardı. Her bireri ürkek tazı gibiydiler. O dönem İstanbul’unda bir hanımın tramvay gibi bir toplu taşıma aracıyla Beyazıt’a kadar gelerek oradan tiyatroya kadar yürümesi aklın alacağı bir şey değildi. Yol boyunca erkeklerin lafatma, sarkıntılık, elle yoklama gibi tacizlerine tahammül edilir gibi değildi. Osmanlı erkeği bu alanda henüz 6 bin yıllık kadın karanlığının dayanılmaz ilkelliğini yaşamaktaydı.
Konuşmacılar Halide Edip Hanım, şair Mehmet Emin Yurdakul ve Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi’ydi. Başlangıçtaki müzikli bölüm çabucak geçmişti. Herkes konuşmacılar bölümü için buradaydı.
Halide Edip, “…uyanan, üreten, hayata bir anlam katan, bir işi olan, toplum ve yurdu için çalışan kadın”ı temsil ediyordu.
Şiirleriyle, “…uyumuş, uyutulmuş Türklüğü uyandırmış” olan Yurdakul yurtsever Türkler arasında kutsallığı ve saygınlığı olan bir kişilikti.
Nezihe Muhittin Hanım yanındaki genç kıza şair hakkında şöyle fısıldar:
“Biz bu şairin şiirleriyle uyandık, kimliğimizi bulduk. Şiir bu kadar etkili olur mu? Olur. Tam zamanında söylenmişse, bir tek dize bile yeter. Belleksiz bir insanın belleğine kavuşması, kimsesiz bir çocuğun ailesini bulması gibi bir şeydi bu. TÜRK OLDUĞUMUZU ANLADIK.” (*9)
Türk kadını, diğer toplumsal sınıf ve tabakalarla birlikte, özellikle milletle birlikte kış boyunca uykuya dalmış da baharda güneşin ılıtıcı ve ısıtıcı etkileriyle yavaş yavaş topraktan fışkıran kardelenler gibi uyanmaya başlamış, artık toplumda ben de varım demeye başlamıştı. Bu süreçte 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki çalkantılı ortamın etki ve payı büyüktü. Hele Çanakkale savaşlarının harlanmış potası ana rahmi gibiydi, besleyici…
***
Çanakkale savaşları devlet ve ülkenin gelirlerini Timur’un fili hortumlamıştı. Başta gıda maddeleri olmak üzere birçok tüketim maddesi piyasadan çekilmiş, karaborsaya düşmüş, fiyatları astronomik rakamlarla yükselmişti. Korkunç bir enflasyon Osmanlı’yı bitirmekteydi. Bu ortamda erkeği askere alınmış ailelerde bütün yük kadının sırtına binmişti. Ama kadını eve hapseden yobaz anlayışın bu soruna herhangi bir çözümü yoktu. Aileler perperişandı. Memurun ve emeklinin aylığı ve esnafın geliri kendine yetmez olmuştu. Devlet memuruna her ay maaşını ödeyemez duruma düşmüştü.
Kadınlar İstanbul’da bazı işyerleri açmışlardı ama bu devede kulak kadardı.
Kadın evde nasıl aç oturacaktı?
Aç köpek fırın delerdi?
Kadını eve ve kafes ardına hapseden anlayışın bu soruna ve duruma herhangi bir çözümü yoktu.
Bir kadın dergisinde kadın hakları öncülerinden Fatma Nesibe Hanım’ın bir toplantıda kadınlara hitaben bir konuşması kadının Osmanlı’daki somut durumunu gözler önüne sermektedir, yıl 1910’ları göstermektedir:
“Kadın, hiçbir hakkı, onuru, hürriyeti olmayan, aşağılanan, dayak yiyen, erkeğin dilediği anda ‘boşsun’ deyip kapının önüne atabildiği zavallı bir yaratık, bir esir, hizmetçi, ırgat, çocuk makinesi… Bizi mazlum, küflü, sefil, cahil, aciz, kendilerine muhtaç bırakmak istiyorlar!” diyerek erkek bencilliğini ve kadın haklarına direnen anlayışı yerden yere vuruyor.
Konuşmasını bitirirken kendi içlerindeki Truva atlarına da gönderme yapmadan edemiyor:
“Bizim için bir sorun da erkeklerin esiri, oyuncağı, mülkü olmayı kabul eden, bu durumu savunan, bu hali dinin gereği sanan kadıncıklarımızın varlığıdır... Bu tür kadınlar eşitlikten, özgürlükten korkuyorlar. Kara çarşafa bürünüyorlar. Çarşaf bir giyim değil, erkeklerin bizi canlı canlıyken, ölmüşüz gibi bedenimize doladıkları kara kefendir… Ama bir gün gelecek, bu gece sona erecek, güneş doğacak. Tüm kadınlığımız uyanacak, dirilecek. ‘Seni boşarım’ diyen diller kuruyacak, tekmelemek için kalkan ayaklar kırılacak.” (*10)
***
20. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı’da kadın olmak
Yukarılarda zaman zaman açıklamalarda bulunduğumuz gibi, Osmanlı toplumunda kasabalardan şehirlere doğru perde perde yoğunlaşan kadın yobazlığı nedeniyle Osmanlı kadınının toplumsal yaşamı sıfıra yakın bir yerlerdedir. Sokakta kendi başına bir kadın demek cüzamlı birinin topluma karışması kadar rahatsız edici bir durumdur.
1. Tümen gemilerden indirilmişti. Trenle Uzunköprü’ye yollanacaktı. Bu nedenle Sirkeci garında iki katar hazırlanmıştı. Alaylar takım takım vagonlara yerleştiriliyordu. Gar anacık babacık günündeydi. Öylesine bir kalabalık vardı ki, iğne atsan yere düşmez derecede. Vagonlara askerler sardalya balığı gibi sıkış tepiş doldurulmuşlardı. Bu kalabalığın içinde, Tekirdağ’da bir hastanede gönüllü hemşirelik yapacak 4 İstanbullu hanımında Uzunköprü’ye kadar gitmesi gerekiyordu. Orta yaşlı hanımlar siyah çarşaflı ve peçeliydiler. Hanımlar bir subaya emanet edildi, gözkulak olması için. Subay da erkenden hanımları bir kompartımana alarak kapılarını da sıkıca kapattı. Hanımlara perdeleri de örtmelerini tembihledi. Ne feci bir durumdu! Toplumun yarısından korku duyuluyor, vebalı gibi kaçınılıyordu. Hanımlardan biri şöyle söylendi:
“Sevgili ülkemizde kadın olmakla suçlu, bulaşıcı hastalıklı, tehlikeli, zararlı olmak arasında ne fark yok.”
“Ötekiler yüzlerce yıllık bir kederle gülümsediler.” (*11)
***
Devrimci İttihatçılarda bile kadın hakları tutuculuğu yaygındı
İttihat ve Terakki’nin bir numarası, Başkomutan vekili ve saray damadı Enver Paşa demokratik kadın hakları konusunda muhafazakârlığı ile ünlüydü. Kadının sokakta gezinmesinden tutun da çalışma hayatındaki yerine kadar Osmanlı feodal düşüncesi ve kadını kafes arkasına hapsetme feodal anlayışından geri kalmayacak derecede demokrasi düşmanı fikirleri ve anlayışı vardı.
Ağustos 1915 sıralarında İtalya Müttefiklerden ayrılmış, İtilaf emperyalistlerinin saflarına katılmış, Osmanlı’yla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na savaş ilan etmişti. Çanakkale savaşlarına katılabileceği tartışılıyordu. Ya da Ege’de Anadolu kıyılarına çıkartma yapabileceğinden kaygılanılıyordu.
Ancak Enver Paşa’nın temel kaygısı İtalya değildi.
Enver Paşa’yı o sıralar, komşularında kadınların dedikodularından duyduğu bir kadın modasıydı. Kadınlar çarşaflarını ayak bilekleri görünecek şekilde kısaltma çabası içindeydiler. İşte Enver Paşa’ya göre bu olamazdı. Merkez Komutanını çağırdı ve talimatını verdi:
“Kadınların çarşaflarının etekleri ayak bileklerini gösterecek kadar kısa olmayacak. Böyle bir bildiri hazırlayarak gazetelere ver. Bu emri dinlemeyenler gözaltına alınacak.”
***
Özgürlükçü ve eşitlikçi kadın hareketine muhalif yazarlardan biri de Hasan Fehmi Beydi. Kadınlara karşı onları hemen ve behemehal bu davadan vazgeçireceğine inandığı kadınların asker olamadığı yönündeki tezini işlediği yazısını gazetede yayınladığı zaman kıyametler kopmuş, kadınlar ve kadın örgütleri ayağa kalkmıştı.
Kadın erkekle eşit olamazdı; zira kadın sırtında 30 kilo yük taşıyan ve 20 kilo tüfekle dolaşan bir asker olamazdı.
Kadın dergileri kapağına asker kıyafetli bir kadın resmi koydu. Altına şöyle yazmıştı: Vatan isterse kadın da asker olur.”
Kadın Hakları Koruma Derneği Başkanı Nuriye Ulviye Hanım basına demeç verdi, zehir zemberek:
“Hasan Fehmi Bey, hangi zamanda yaşıyorsunuz? Geçen yüzyılda değiliz. Hatta 10 yıl öncesinde de değiliz… Dünyadan habersiz olduğunuz anlaşılıyor. Kadınlarımız şu anda cephe gerisinde hastanelerde doktorlarımızla birlikte çalışmaktadırlar. Sizin yaşıtınız olan bu hanımlar vatan için çalışırlarken siz ne yapıyorsunuz İstanbul’da? Onlar yurtları için çalışırlarken siz Boğazı mı seyrediyorsunuz?” (*12)
Kadıköylü Nimet Nazmi Hanım bir gazeteye şöyle bir mektup gönderdi:
“Bir bey ‘kadın otuz kiloluk tüfeği, üç günlük yiyeceği taşıyamaz’ demiş. O beye sesleniyorum: Siz bir çocuğu sırtındaki torbada, bir çocuğu kucağında, bir çocuğu elinde kadın hiç görmediniz galiba. Erkekler kahvede iskambil oynarken, evine dağdan odun taşıyan kadınları da görmediğiniz anlaşılıyor. Ailen, in sadece bir öküzü varsa, ikinci öküz yerine sabana koşulan kadınlardan da haberiniz yoktur. Bir kadının günlük iş yükünü taşıyabilecek erkek var mıdır dünyada? Sözünü ettiğiniz o tüfek kadınlara tüy gibi gelir. Kadınlar sırtlarında evlerini, ailelerini, yurtlarını, dünyayı taşırlar. Susmak inceliğini gösteriniz!” (*13)
Demokratik kadın hareketi ivmesi gitgide artan bir şekilde atak yapmaya başlamış, hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Olaylar ve durumlar çok hızlı bir gelişme göstermekteydi. Kadınlar hızla örgütlendiler. Gazetelere verilen demeçleri izleyen günde askerlik şubelerinin önlerinde toplandılar. Üstelik peçelerini de atmışlardı. Açıklamaları şöyle geldi:
“Bir bey askerlik yapmamızı istedi. Biz de kabul ettik. İşte buradayız. Peçeyle askerlik olmaz. Bu nedenle peçeleri de attık.”
Ve kadınlar böyle başlattıkları süreci geliştirecekler, mücadelelerini yükseltecekler, giderek şiddetlendireceklerdi. Toplumsal bir baskı grubu oluşturacaklar ve sonunda Enver Paşa’ya da pes ettireceklerdi. Enver Paşa kadın taburları kurmak zorunda kalacaktı. (*14)
Çanakkale savaşları sırasında demokratik kadın hareketi doruğuna çıkmıştı. Eşitlikçi ve özgürlükçü özellikler taşıyan bu kadın hareketi topluma dalga dalga yayılan bir etki göstermiş, içten içe işleyen bir süreç halinde Milli Mücadeleye doğru akmıştı.
“İstanbul’un işgalinden bir hafta sonra gazetelere Kadıköy kadınları imzasıyla bir bildiri geldi: ‘Milli haklarımızı ve namusumuzu koruyacak hükümet ve erkek yoksa biz varız.’ Bu bildiriyi yazan yiğit kadınlar yerden bitmediler. Çanakkale savaşı sırasında, cephe gerisinde uygarlık, özgürlük savaşı veren kadınlardı bunlar. Milli Mücadele başlayınca, bir kısmı Anadolu^ya geçti, (Halide Onbaşı, Kara Fatma oldu), bir kısmı İstanbul’daki gizli örgüt çalışmalarına, Kızılay etkinliklerine katıldı, sonra da Cumhuriyet’e kol kanat gerdiler, çağdaşlaşmanın öncüsü oldular.” (*15)
(*1) S. Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, s. 248- Aktaran T. Özakman, Diriliş, s. 30
(*2) age. s. 27
(*3) S. Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, s. 292- (Aktaran age.- s. 571)
(*4) Diriliş, s. 34–35
(*5) Age.- s. 101
(*6) Age- s. 216–604
(*7) Aktaran -age- s. 329–330, (S Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, s. 124- Kadın Dünyası
dergisinin 7 Eylül 1923 tarihli nüshası-Yazar: Bint-i Halim Seyhan’Halim Seyhan’ın
kızı’)
(*8) Age- s. 359–360
(*9) Age- s. 382
(*10)Serpil Çakır, Osmanlı kadın Hareketi, s. 64–72-Aktaran Age- s. 395–396
(*11) Age- s. 401
(*12) Age- s. 522
(*13) Age- s. 523
(*14) Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat, s. 412- 413- Aktaran Age- s. 523
(*15) Age- s. 664