- Kategori
- Siyaset
"Türkiye'nin içişlerine karışmak görevimiz."

Joost Lajendijk
Osmanlı’nın son yüzyılı, Batılı emperyalist devletlerin akla gelebilecek bütün yolları ve yöntemleri kullanarak, en küçük fırsatları değerlendirerek iç işlerine müdahaleler yüzyılıdır denebilir. Balta Limanı Antlaşması diye tarihe geçmiş olan 1838 İngiliz-Osmanlı Ticaret Sözleşmesi’nin imzalanması ve yürürlüğe girmesinden itibaren yıkılıncaya kadarki tarihsel süreçte bu müdahalelerin sayısız örneği bulunmaktadır. Acımasız ve zalim feodal sultanlar ve diğer yöneticilerin Batı karşısındaki teslimiyetçi, uzlaşmacı ve kölece itaatkâr tutumları halkta iflah olmaz bir aşağılık kompleksine neden olmuş, biçare Osmanlı halkı da Batı’ya direnilemeyeceği, Batı’yla başa çıkılamayacağı inancına, Batı’nın yenilmez gücüne tapınılmasının bilinçlere ve bilinçaltlarına yerleşmesine yol açmıştır.
Ta ki, Çanakkale savaşlarına kadar!
Çanakkale savaşlarında millet iyi ve doğru bir sevk ve idareyle Türk’ün neleri başarabileceğini görmüş ve yenilmez sanılan emperyalistlerin kâğıttan birer kaplan olduklarını sınamış; o zaman düşünmeye başlamıştır:
“Bu kaplanlar kâğıttanmış! O halde bizim yöneticilerimiz onların karşısında niçin pısırık, elpençe divan, teslimiyetçi, her şeyde alttanalmacı?”
Bu bilinç sıçraması gümbür gümbür Mustafa Kemal’i hazırlamış ve Milli Mücadele’yi Arşimed’in manivelası gibi şahlandırmıştır.
***
Şimdi bakıyoruz, Batılıların eski hastalıkları yeniden depreşti. Sanıyorlar ki, Türk milleti yeniden düşkünlük haline düşmüştür. Yeniden muhtaç, aç ve açıkta! “Fakir fukara, garip gureba!” Ama kafalarının basmadığı tek şey ise, Türk milletinin körçıkmazların en karanlık noktasında diyalektiği işleterek behemehal bir çıkış yolu bulduğu… Demir dağları, 70 yerinden ateşler yakarak ve körükleyerek eritip Ergenekon’dan çıktığı… İşte bir türlü bu tarihsel ve milli özelliğe kafaları basmıyor. Taşlaşmış… Betonlaşmış…
Hele bir tanesi var ki, AB-Türkiye Karma Parlamenterler Meclisi sözcüsü Joost Lagendijk diye 40 yıl önceki küçük kasaba celebi suratlı biri var ki, onun dayanılmaz küstahlığına, insanın içini acıtan pervasızlığına Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri nasıl tahammül ediyorlar anlamak mümkün değil.
Tabii ki, benim açımdan! Yurtseverlik bilinci bağlamından!
2004 yılında, Türkiye 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, Roma’da, Türk düşmanlığı genlerine işlemiş Papa X. Innocenizo'nun heykelinin gölgesinde AB Anayasası’nı imzalayarak milli egemenliği Avrupa Birliği devletine devreden Cumhuriyet’in yöneticilerinin yapabilecekleri fazla bir şey yoktur tabii ki…
Onların öfkesini kabartmaz, vicdanlarını sızlatmaz Lajendik’in sözleri…
AB-Türkiye Karma Parlamenterler Meclisi sözcüsü Joost Lagendijk, ''Türkiye, Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsa içişlerine karışmak görevimiz. Gelecekte de karışacağız" diyor. Bu nedenle Türkiye’de, AB’nin Türkiye’nin iç işlerine karıştığından şikâyetçi çevreleri anlamanın mümkün olmadığını belirten Lagendijk:
“Türkiye’nin içişleri, Türkiye katılım sürecindeyken Avrupa’nın politikaları anlamına geliyor, bu yüzden biz Avrupa politikacıları bunlara müdahale etmek zorundayız. Ben ve diğer arkadaşlarım, Türkiye’de neler olduğunu gözlüyoruz” diyor.
Avrupa Birliği devletinin Türkiye’nin içişlerine müdahale hakkının bulunduğunu iddia ediyor. Doğru söylüyor ve hakkıdır da. Siz bir devlet çatısı altına giriyorsunuz. Devlet otorite demektir, egemenlik demektir. Otorite boşluk kaldırmaz. Egemenlik devredilemez. Aksi takdirde devlet, devlet olmaktan çıkar. Eğer AB devletine girmeyi tasarlıyorsanız, egemenliğinizle giremezsiniz oraya. İki egemenlik bir çuvala sığmaz. İki egemenlikten biri diğerini alteder. Bunun şereflisi falan da olmaz. Egemenliği şerefli devretmek diye bir süreci bizde ancak sosyal demokratlar düşünebilir. Ama gerçeğe uymaz. Gerçekle çelişir. Sonunda da iflah olmaz. Sadece kitlelerin enerjisini bir süre boş yere harcamış olur. Esasen halk kitleleri Sayın Deniz Baykal’dan daha uyanıklar, daha bilinçliler. Zira yüzde 70’den fazlası AB’nin emperyalist devlet olduğunu ve AB kapısında Türkiye’nin parçalanmaya gittiğini, tek taraflı iradeyle girilen Gümrük Birliği’nde Türkiye’nin ve halkının soyulduğunu, kanının emildiğini ondan daha net görmektedir.