- Kategori
- Kent Yaşamı
Esnaf ve zanaatkar

Esnaf, kelime anlamı olarak sınıflar anlamına gelir. Bağımsız çalışan, sermayesi olmayan, kol ve beden gücüne dayanarak iş yapan girişimcileri tanımlamak için kullanılır. Zanaatkar ve küçük ticarethane sahipleri esnaf olarak anılır.
Günlük yaşamımızın kolaylaşmasını sağlayan ve aslında her karşılaşmamızda da ahlakını sorguladığımız bu grupta Devlet Planlama Teşkilatı’nın sınıflamasına göre bakkal, kasaptan müzisyene, otelciden örücüye, terziden marangoza ve demirciye, gözlükçüden matbaacı ve şöföre kadar pek çok meslek grubu yeralmaktadır.
Bizlerin gözündeki esnaf halkı kandırır, biri beş yapar, verdiği sözde durmaz, vergi ödemez, eğitimsizdir. Öyle midir gerçekten?
Mobilyamızı zamanında alamamışızdır, elektrik tesisatçısı sorunumuzu çözeceğine derinleştirmiştir, terzi hergün zam yapmaktadır tadilat işlemlerine...Sorun esnaftadır. İşyerleri birer birer kapanırken de sorun esnaftadır. Başaramamışlardır. “Böyle yaparlarsa olacağı budur”. Kestirip atarız. Bir işyeri açmanın maliyet ve heyecanını, insani yönünü düşünmeyiz hiç. Küçücük bir simitçi kapandığında, kaç kişinin bundan etkilenmiş olabileceğini hesap etmeyiz. Yerine açılacak dükkanın işimize yarayıp yaramayacağı ile çok daha fazla ilgiliyizdir. Tüketmeye alışık olduğumuzdan belki de...
Okuyamamış, okutulamamışlardır. Teknik eğitimi ustalarından “alabildikleri kadar” almışlardır. En iyi ihtimalle sigortalı, çoğu sigortasız ve asgari ücretle ve kötü koşullarda çalışmaktadır. Hiç 65 yaşında bir adamı kalay yaparken izlediniz mi? Nişadır ve eritilmiş kalay ateşle dans ederken çıkan ısı, koku ve duman, annenizden kalan bakır tasın kalaylanmasının neden geciktiğini belki açıklar. Pirinç sokağın, Salman sokağın, Can sokağın Mehmet amcaları teslim zamanını daha doğru verebilirdi size. Telefonu da yok, evet. Çok çağdışı değil mi? Evde yalnız yaşıyor. Hastalanmış bir gece önce, olamaz mı? Doktora gidemez, götürecek kimsesi de yok, parası da. Sürekli ödenmesi gereken stopaj, KDV, gelir vergisi, dükkan masrafları arasında esnafın ayakta kalabilmesi bile bir mucize.
Vicdan sömürüsü yapmıyorum. Bir buçuk yıl kadar önce Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin pek çok kentini dolaştık. El sanatları ölüyordu. Kalaycılık gibi, kilimcilik, dokumacılık gibi…Bu geziye çıkmadan önce yaptığımız araştırmaya gore yörelere özgü olduğu belirtilen pek çok dokuma türü kaybolmuştu artık. Halı tezgahları sobalarda yakılmıştı çoktan. Sivas’ta hayvan boynuzlarından tarak yapan 73 yaşındaki Mustafa amca, tek başına üç kuruşa tarak yetiştirmeye çalışıyordu, bembeyaz dişleriyle gülerek. İsmail Amca bıçak yapmayı azaltmıştı iyice. Erzincan Kemaliye’de el yapımı kapı tokmakları yapan bir atölye vardı. Niksar’da, Doğu Beyazıt’ta, Hopa’da pazarda elişleri ararken Çin malı masa örtüleri satmaya çalışıyorlardı bizlere.
Halk Eğitim Merkezleri Türk el sanatlarına sahip çıkmaya çalışıyordu her kentte ama yetmiyordu. Kimseye, on liraya masa örtüsü dururken, “elli liraya tezgah dokumasını neden almıyorsun” demek ya da 150 liraya bir beyaz işi veya 250 liraya çok eski bir dokumayı satmak mümkün değildi belki de.
Her şey birbirine bağlı olarak ölüyordu. Alım gücü azaldıkça el sanatları ölüyordu, el sanatlarına ilgi azaldıkça bununla geçinmek zorlaşıyor ve kimse bir sanat öğrenmekle uğraşmıyordu. Sanat da sanatçılık da gidiveriyordu gündemimizden…
Esnaf sınıflar demektir. Her büyük grup gibi bu grup içinde de ahlaklısı ahlaksızı, eğitimlisi eğitimsizi, işini bilerek ve severek yapanı ya da tesadüfen bu yola girmiş olanı, nemrutu güleryüzlüsü vardır. Biraz önce eve, eşimin şaloması için oksijen tüpünü getiren Salih Bey, torununun fotoğrafını gösterdi . 50 yaşlarındaydı. Asgari ücretle çalışıyor, üniversitede bir çocuk okutuyordu. Karşılıklı kahve içtik. Zamanında gelmişti. Akşam kızımın misafirleri geleceği için önemliydi bu. Kendisine teşekkür ettim. Bana, “takdir edilmek çok güzel” dedi. Takdirimi sizlerle paylaşayım istedim.
Salih Bey’in şahsında, işini hala severek yapabilen esnafa teşekkür ediyorum.