Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

03 Şubat '15

 
Kategori
Deneme
 

Evet, "Haziran'da ölmek zor", peki ya Temmuz'da ölmek bu kadar kolay mı?

Evet, "Haziran'da ölmek zor", peki ya Temmuz'da ölmek bu kadar kolay mı?
 

Çocukluğumdan aşina olduğum o ağır bahçe kapısını yavaşça ittirip içeri girdiğimde tanıdık bir görüntünün; ön bahçedeki o ufacık alana doluşmuş, çoğunluğu kırmızı olan o lale denizinin beni karşılamasını bekliyordum.  Annemin rahmetli dedesinin Türkiye’nin dört bir yanından bin bir uğraş ile getirttiği özel tohumlarla yetiştirdiği, doksan yaşına merdiven dayadığı halde hiç üşenmeden her gün ilgilendiği o güzel laleler…Oysa boş bir beklentiydi bu, ölümünden sonra hiçbirimiz önemsemeyince hepsi yıllar önce yok olup gitmişlerdi. Bunu bildiğim halde, daha ilk anda, çok sevdiği bir şeyi bıraktığı gibi bulamamanın verdiği huzursuzlukla doldu içim. Bakışlarımı bahçenin biraz ötesine, o dört katlı eski apartmana çevirdim sonra. Çocukken nasıl da kocaman gelirdi bana, şimdi ise yanındaki büyük yeni apartmanların arasında ufacık kalmıştı. Apartmanın değişip umudun mavisine dönen rengi ve yok olan laleler haricinde her şey tıpkı çocukken bıraktığım gibiydi. Zemin kat pencerelerindeki o demirler, kapı yoksunu apartman girişi, arka bahçeye giden yol üzerinde rahmetli dedemin tekerlekli sandalyesi için özel yapılmış rampa, rampanın hemen sağındaki kurtlu ağaç, arka bahçedeki tepesinden inmediğimiz vişne ve iğde ağaçları aynen duruyordu. Ama artık arka bahçede oynayan bizler yoktuk ve daha da önemlisi ön bahçede koştururken yattığı yerden uzanıp sürekli bizi izlemeye çalışan dedem yoktu…

Evet dedem…Hayattaki en yakın arkadaşlarımdan ve destekçilerimden biri olan  o adam…Ayakkabı bağlamak, saat okumak, ikimizin de çok sevdiği istavritin kılçıklarını balığı haşat etmeden kolayca ayıklamak gibi hayata dair pek çok ufak ayrıntıyı bana ilk öğreten kişi…Daha okula başlamadan tüm alfabeyi öğrenmemi sağlayan, en sevdiğim masal kitaplarını hiç sıkılmadan belki yüzlerce kez bana baştan okuyan, benimle büyük adammışım gibi uzun sohbetler eden hayattaki ilk arkadaşım…Felçli olmasına rağmen, ne zaman hastalansam üşenmeyip o meşhur 1978 model beyaz Opel’iyle beni okuldan almaya gelen, her sorunumda ilk başvurduğum kadim dostum… İlk okulun ikinci sınıfındayken, 23 Nisan törenlerinde şiir okuma görevi bana verildiğinde sevincimi ilk paylaştığım; sonrasında bayrama iki gün kala öğretmen karar değiştirip bu görevi başkasına verdiğinde benim iki gözü iki çeşme ağladığımı görünce çok sinirlenip tüm okulu ayağa kaldıran, o öğretmenin çocuk psikolojisinden anlamadığı için müdür tarafından fırçalanmasını ve 19 Mayıs töreninde benim şiir okumamı sağlayan, beni dinlerken de gözleri dolan biricik koruyucum…Üniversite sınavını kazanamadığım için bunalıma girip yemeden içmeden kesildiğimde beni sofrada yanına oturtup kazık kadar halime bakmadan zorla eliyle besleyen, dahası “bak bu son lokma benim hatırım için”, “bu lokma annenin hatırı için”, “aç ağzını bak uçak geliyor” diye beni o halimle bile güldürmeyi başaran insan, bir nevi hiç büyümeyen yanım…Felç olup yatağa bağlı halde yaşamak zorunda kalışını yaptığı hataların karşılığında Allah’ın verdiği bir ceza olarak gören, bunu büyük bir olgunlukla kabullenen ve günahların bedelini ödemek için illa öte taraftaki cehenneme gerek olmadığını, İlah-i adaletin bu dünyada er geç tecelli edeceğini anlatarak bana hayattaki en önemli dersi veren öğretmenim… Ve o haliyle bile hep hayat dolu olmasına hayran olduğum, ömründe görüp görebileceğim en güçlü kişilik.. On üç yıl önce, hiç beklemediğim bir anda aniden bizi bırakıp giden ve bu on üç yıl boyunca hiç birimiz, ama özellikle de benim için bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamadığı canım dedem…Şimdi apartmanın yıllar önce tebeşirle mahvettiğim o duvarına dayanarak bunları düşünürken anlıyordum ki hayatta öğrendiğim pek çok şey gibi, çaresizliğin bir diğer adının da ölüm olduğunu o sıcak temmuz gecesi ondan öğrenmişim ben. O gece canımdan can kopmuştu sanki. Yıllardır kalbimin bir köşesinde herkesten gizli büyüttüğüm o miniminiler o gece bir daha hiç geri gelmemek üzere yok olup gitmişti. O haberi aldığım an içimde sanki bir şeyler tuzla buz olmuş, daha sonra o parçaları tekrar birleştirmeyi çok denediysem de asla eskisi gibi olamamışlardı. Ertesi gün onunla birlikte çocukluğumu da gömmüştüm Karşıyaka Mezarlığı'na...Ve ben asıl o gün büyüyüp yetişkin olmuştum. Oysa 20 yaşındaydım ve o güne kadar kendimi çoktan olgunlaşmış sanırdım. Ancak o mezarın başında dururken anlamıştım, sadece acının insanı gerçekten olgunlaştırabildiğini, çaresizliğin yorduğunu, pişmanlığın ise vakitsiz yaşlandırdığını...Mezarın içine yerleştirilen tahtalar atılan toprağın altında yavaş yavaş kaybolurken düşünmüştüm ona söylemek isteyip de söyleyemediklerimi, yapmak isteyip de yapamadıklarımı. Elimde fırsat varken, kanlı canlı karşımdayken, birbirimizi tüm duyu organlarımızla algılayabiliyorken daha fazla şey paylaşmadığıma yanmıştım. Ve ne kadar yalan bir dünyada yaşadığımızı, her şeyin tıpkı masallardaki gibi "bir varmış, bir yokmuş"tan ibaret olduğunu o gün tam anlamıyla kavramıştım. Bir arkadaşım "ölüm bence görememek, dokunamamaktır" demişti yıllar önce, ne kadar da haklıymış...Artık hiç göremeyecektim onu, çok istesem de dokunamayacaktım. Okuduğum kitapları, son gördüğüm filmleri anlattığımda beni saatlerce sabırla ve ilgiyle dinleyen biri olmayacaktı. Ben de artık 29 yıldır felçli olan birinin dışarıya açılan pencerelerinden biri olamayacaktım. Kimse benim sınav sonuçlarımı merakla beklemeyecek, yüksek not aldığımda benden bile fazla sevinmeyecekti. Peki ben bu kadar çok şeyi artık kiminle paylaşacaktım? Hiç duyulmamış o komik atasözlerini ve deyimleri kimden öğrenecektim? Beni kızdırdığında kardeşimi kime şikayet edecektim? Kim koruyup kollayacaktı beni, sorunlarımı çözmek için kim maddi-manevi her türlü desteği verecekti? Kendini kalabalıklar içinde yapayalnız hissetmek buydu işte. Hani Almanların "Einsamkeit" kelimesiyle özetledikleri...Evet, en iyi ilaç kabul edilen zaman bu kaybın açtığı yaraları sarmayı beceremedi bir türlü. Çünkü, zaman sadece alışmayı öğretiyordu bize, unutmayı ise asla...

 

Şimdi, çocukluğumun en güzel anılarının gömülü olduğu bu yerde, yıllar sonra onu onsuz anmak öyle zoruma gidiyordu ki anlatamam. Halbuki buraya ölüm yıl dönümü yaklaşırken hem onu yad etmek, hem de o günlerin iziyle biraz huzur bulmak için gelmiştim. Oysa yaramı deşmekten başka işe yaramamıştı bu ziyaret. Yine de, artık bize ait olmayan o eve girebilmek, kapıdan girince sola dönüp salonu geçerek tam karşımdaki odaya-tıpkı yıllar önce annemlerin işe giderken beni bıraktığı sabahlarda yaptığım gibi-koşarak dalıp “dede ben geldim” diye bağırmak için neler vermezdim. Ah bir girebilsem o kapıdan içeri, karşımda yine dedemi bulabilsem. “Bak dedecim, ben geldim, ben ilk göz ağrın” diye boynuna sarılsam; “sen yokken büyüdüm kocaman oldum, üniversiteyi başarıyla bitirdim, yüksek lisans bile yaptım. Çalışıp kendi paramı da kazanıyorum. İşimi de kimsenin torpili olmadan kendim buldum. Artık sana kendi paramla yaş günü, babalar günü hediyesi alabilirim. Gerçekten büyüdüm dedecim, vallahi bak. Kendi kendime yetmeyi, yalnız yaşayabilmeyi ve en önemlisi yalnızlıktan korkmamayı öğrendim. Biliyor musun, artık yemek bile yapabiliyorum. Benim elimden Türk kahvesi içtiğinde çok mutlu olurdun ya, artık istersen sana kekler, börekler bile yaparım. Hem sigarayı da yıllar önce bıraktım, artık “verdiğim harçlık ile sigara alıyor” diye kızmana da gerek yok. Almancamı da ilerlettim, birlikte Almanca pratik de yapabiliriz artık. Farkında olmadan seni kendime öylesine model almışım ki davranış ve alışkanlıklarımdaki pek çok ayrıntıda hep senden izler buluyorum biliyor musun? Aynı senin gibi daha yemeğin tadına bakmadan tuz ekiyorum mesela, sofrada et olmadı mı kendimi doymuş saymıyorum, kitaplarımın hem ilk sayfasına hem de arka kapağının içine adımı yazıyorum, konuşurken ve yazarken senden öğrendiğim atasözlerini sık sık kullanıyorum. Senin miraslarından sadece biri olan Beşiktaş taraftarlığımı gururla sürdürüyorum. Canım dedem, sen gittiğinden beri neler neler yaşadım bir bilsen; yaşanan onca güzelliğin yanında bu on üç yıla kaç ayrılık, kaç başarısızlık, kaç hayal kırıklığı, kaç dost kazığı sığdırdım. Ama her dibe vuruştan sonra yeniden kalktım ayağa. En zor anlarımda hep senin hayata karşı o güçlü duruşunu getirdim gözlerimin önüne ve silkinip devam ettim yoluma. Aradan geçen bunca yıla rağmen ne özlemin dindi, ne de senin bir yerlerden beni izlediğin hissinden kurtulabildim. Keşke yaşasaydın da, bütün o aşamalarda yanımda olsaydın. Sen olsaydın her şey daha kolay olurdu, benim bir yanım hep eksik kalmazdı” desem, diyebilsem…Sonra da, çocukken yaptığım gibi o somyada kıvrılıp yanına yatabilsem. Ah be dedecim, gerçekten keşke dönebilsen de sana sorsam; şair “haziranda ölmek zor” derken yerden göğe haklıydı illa ki, ama temmuzda ölüp gidivermek bu kadar kolay mıydı peki?

*Bu yazı Kirpi Edebiyat Dergisi'nin (e-dergi) Haziran 2014 sayısında yayınlanmıştır.

 
Toplam blog
: 13
: 551
Kayıt tarihi
: 02.01.14
 
 

27 Kasım 1981 tarihinde Bursa'da dünyaya geldim. 1984 yılından beri Ankara'da yaşıyorum.1998 yılınd..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara