​ Firar / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Aralık '07

 
Kategori
Öykü
 

Firar

Firar
 

Çok sonraları "Onlar taa çocukluktan beri birbirlerine aşıktılar" dediler. Dediler de ne oldu? Geride gözü yaşlı, pişman ana-babalar, ağıtlar yakılan evler, dilden dile dolaşan, anlatıla anlatıla efsaneleşen bir aşk, işte o kadar.

Küçük kasabanın aynı mahallesinde büyümüşlerdi. Aynı ilk okulda, aynı sınıfta okumuşlar, aynı sırayı paylaşmışlardı, yıllarca, yan yana. Evleri karşılıklıydı. Çok katlı binalarla henüz tanışmamıştı küçük kasaba. Mahallede herkes birbirini tanırdı bu yüzden. İkisi de bir evin bir çocuğuydu. Kardeş gibiydiler önceleri, bilemezlerdi çocukluktan başlayan bu sevginin ilerde büyük bir aşka, umutsuzluğa, ve sonsuzluğa sürükleneceğini, bilemezlerdi efsaneşeceklerini, aşklarıyla birlikte.

Okul yılları çabuk geçti, geliştikçe içlerindeki sevginin başka duygularla değiştiğini, giderek büyüdüğünü hissetmeye başladılar. Birbirlerini her gördüklerinde içlerinde tarifsiz bir sevinç, ayrıldıklarında ise sonsuz bir hüzün vardı.

Liseyi bitirdikten bir kaç yıl sonra oğlan askere gitti. Kız da kazanamadı üniversiteyi. Tanıdık, eş dost yardımı ile devlet kapısında bir iş buldu kendine.

Uzun süren bu ayrılık günleri anladılar, bir elmanın, bir bütünün yarısı gibi olup birbirlerini tamamladıklarını. Mektuplaşmalarla sürdü beraberlikleri. Askerden gelen oğlan iş bulamadı, büyük kente gitmek zorunda kaldı. Giderken yemin etti her ikisi de.

Kız güzel, oğlan yakışıklı idi. Kasaba da yan yana yürüdüklerinde tanıyan tanımayan herkes onları birbirine yakıştırıyordu. Kız güzel ya isteyen, isteten de oluyordu elbet. Her defasında kız çeşitli mazeretler öne sürerek geçiştiriyordu.

Her ne kadar aileler durumu bilseler de özellikle oğlanın anne ve babası imkansızlık içindeydiler. Baba terzilik yapıyordu, onun da babası terziydi. Oğluna çok önceleri "İstersen okuma, meslek sahibi ol, sanatımı sürdür" dediyse de oğlan kabul etmemişti. "Yapamam, sonra bu meslekler tarihe karışacak artık". demişti. Belki haklıydı oğlu, her geçen gün yaşam şartları daha da zorlaşıyordu. Hem kendi hem de oğullarının durumundan dolayı çok istedikleri halde kızı istemeye bile gidememişlerdi.

Kızın ailesi kızlarının iş bulup çalışmasından memnundu, bir de hayırlısı ile onun mutluluğunu görmek istiyorlardı artık. Ama kiminle? Kısmette kim varsa diye düşünüyorlardı. Kızları gelen her teklifi geri çevirdikçe "Bu kız evde kalacak" diye korkuyor ve üzülüyorlardı. Adeta ona yalvaran gözlerle bakıp "Ne olur, artık onu unut, yeni bir yaşam kur kendine" der gibiydiler.

Ama çoğu gibi onlarda bilmiyordu, yaşam onun yaşamıydı. Nasıl istersiniz bir başkasının ki o çok sevdiğiniz biri bile olsa, yaşamını sizin beklenti ve düşünceleriniz üzerine kursun.

Oğlan mektuplarında onu her zaman sevdiğini defalarca yazıyor, yeminine sadık kaldığını da ekliyordu. Hala kalıcı bir iş bulamamıştı. Büyük kentlerde bile iş bulmak o kadar kolay değildi.

Yıllar su gibi geçiyordu, otuzlu yaşlar başlamıştı artık. Oğlan ara sıra kasabaya geldiğinde kızla görüşüyor, her şeyi konuşuyorlardı. Umutsuzdular. Belli etmeseler de içlerindeki eski kıpırtı ve coşkular bu kez yerini üzüntülere bırakıyordu. Ayrıldıklarında ağlamadıklarını kimse söyleyemez, gözyaşlarını nereye saklayabilirler ki?

Bir gün kızı istemeye gene geldiler. Kız gene diretip geçiştirmeye çalışsa da isteyenlerin hem eski bir dostları olması, hem de birlikte gelenler arasında hatır gönül ilişkisi içinde olup anne ve babanın kıramıyacakları dostlarının bulunması nedeniyle sanki iş oldu bittiye getirildi. Gerçi bu duruma anne-baba isteksiz gibi gözükse de için için seviniyorlardı.

Kız direndi, en önemli neden de kendisini yolda, otobüste ve her yerde sık sık rahatsız eden, rahatsızlık veren yani kıza asılan bir tip olan damat adayının itici tavır ve davranışlarıydı. Dedik ya oldu bittiye geldi her şey, o gece söz kesildi. Oğlan tarafı kızın ailesine bunun bir anlamda nişan olduğunu, ayrıca nişan masrafına girmemelerini ve düğünün de en kısa zamanda şanlarına yakışır bir şekilde yapılacağının :) müjdesini verdiler. Ayrılırken damat adayının kıza söylediği;

- "Bundan sonra kimseye bakmak yok, hatta mektuplaşmak bile yasak, hayatında sadece ben olacağım, seni kimseye yar etmem, bilmiş ol"

demesi daha yolun başında iken kızın sonraki yaşamının ne denli zor geçeceğinin habercisi olmuştu.

Kız olan biteni oğlana yazdığı mektupta anlattı. Mektuptaki bazı kelimeleri oğlan okumakta zorlandı. Belli ki gözyaşları ile ıslanmıştı, çaresizlik, umutsuzluktan dolayı akan gözyaşları ile.

Bir kaç gün sonra kız her zaman olduğu gibi işyerine gelen bir mektup aldı. Okur okumaz o an yola çıktı eve bile gitmeden. Sevdiğine gidiyordu.

Çok kısa bir süre sonra gazetelerde, TV'lerde haber olmuştu ikisi de.

Bir otel odasında infaz gerçekleştirilmişti. Tertemiz duygular ve büyük bir aşk al kanlara boyanmıştı.

Ucuz bir otelin, küçük bir odasındaydılar bu kez. Gene yan yana, gene el ele.

FİRAR

Beste ve Güfte : Cengiz Onural

Bir sihir gibiydi şehre inerken gece
Mektubun güvercin oldu vardı gizlice
Gel diyor geç olmadan gel geçiyor yıllar
Böyle başladı dönülmez bu müthiş firar

Madem ki yeminimiz var madem aşk mukadder
İşte geldim bilmesinler yarına kadar
Bilki artık dönüşüm yok gitti son vapurlar
Sakla beni bulmasınlar sabaha kadar

Belki herkesin dilinde şimdi bu firar
Belki verildi kararım belki yoldalar

Madem ki yeminimiz var madem aşk mukadder
İşte geldim bilmesinler yarına kadar
Bilki artık dönüşüm yok gitti son vapurlar
Sakla beni bulmasınlar sabaha kadar

Gecenin en siyahında böyle bir şarkı dinleyince böyle bir öykü yazmak geldi aklıma,

Şarkıyı siz de dinleyin, hak vereceksiniz. (Melihat Gülses / İncesaz)

http://fizy.org/ympv8LYOJz8Y


resim.www.resimsite.com'dan alınmıştır.

 
Toplam blog
: 240
: 2494
Kayıt tarihi
: 13.04.07
 
 

6 Mayıs, bir Hıdırellez günü "Merhaba dünya" demişim. Geçen elli küsur yıl. Bir şarkı vardır Osma..