- Kategori
- Haber
Först leydinin kırmızı pabuçları...

Kim ne derse desin, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Emine Erdoğan’ın başbakan eşi, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Hayrünnisa hanımın da Först Leydi olmaları, Türkiye gibi demokratik bir Cumhuriyet açısından çok önemli ve kayda değer bir gelişme…
Gerçi ikinci sınıf vatandaşlara başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı gibi görevleri yakıştıramayanlar, eğer böyle önüne gelen herkes başbakan, ya da cumhurbaşkanı olabilecekse, başlarım ben böyle demokrasiye de, cumhuriyete de demeye başladılar.
Ama öbür tarafta şimdiye kadar kendi ülkesinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görenler, demokrasiyle, yönetimle, sistemle pek ilgilenmezlerken, şimdi cumhuriyetin ne kadar faziletli bir yönetim olduğu konusunda bireştiler.
Sonuç olarak, herkesin birinci sınıf vatandaş olması gerektiğini, kimsenin kimseyi küçümsemeden, olduğu gibi kabul ederek, birlikte huzur içinde yaşamanın gerçek demokrasi ve cumhuriyet olduğunu, mutlaka öğreneceğiz.
*****
Emine hanımın da, Hayrünnisa hanımın da sosyeteden uzak bir hayatları olduğunda şüphe yok. Bunu onlar da gayet iyi biliyorlar, zaten inkâr da etmiyorlar.
Bilirsiniz genç kızların hayatlarında en çok önem verdikleri olay gelin olmaktır. Herkesin hayatında bir kez yaşayabildiği bu olay için, önceden tecrübe edinmek mümkün olmadığından dolayı, mahalledeki herkes, diğer genç kızlar ve özellikle de yeni evlenmiş hanımlar, elbirliğiyle geline yardımcı olurlar.
Giyeceğinden tutun, yiyeceğine, içeceğine, nasıl hareket edeceğine, çiçeği nasıl tutacağına, nerde ne yapacağına, duvağını nasıl açtıracağına, gerdek gecesini nasıl yaşayacağına varıncaya kadar, her konuda ellerinden gelen yardımı yaparlar, gereken öğütleri verirler.
Emine hanım ilk kez bir başbakan eşi, Hayrünnisa hanım da ilk kez först leydi oluyor. Bir ve iki numaralı hanımefendilerimize yardımcı olmak milletçe hepimizin görevi değil mi?
Bu konularda tecrübesi, bilgisi olanlar, asıl yardım edebilecek konumda bulunanlar, “Madem yüzmek bilmiyordun, niye çıktın kavak ağacına” mantığıyla, bıyık altından gülüp, kırılan potlara seyirci kalmayı tercih ediyorlar. Diğerlerinin zaten bu konuda yeterince bilgisi bile yok.
Biliyorsunuz son günlerin konuşulan en önemli mevzusu, efendim sayın först leydimiz altı kırmızı papuç giymişmiş. Modern tarzda giyinmeyince, kıyafetler, köylü, rüküş; marka giyinince de “sen nasıl pahalı ayakkabı giyersin, bir de dindarım diye türban takıyorsun” baskısı altında tutuluyor Hayrünnisa hanım…
Aslında bu beni sevindiriyor.
Bir kere bu vesileyle herkes dini incelemeye aldı. Şu anda türbana karşı olanlar, haklı olduklarını dinen ispat edebilmek için, Kur’an’da bu konuyla ilgili âyetleri, türban takanlardan daha iyi biliyorlar. Ayrıca helâl, haram, israf, riyakârlık, gösteriş, alan elin veren elden haberi olmaması gibi konularda, uzmanlardan daha fazla bilgiye sahipler.
Geriye kaldı uygulaması…
E artık bu kadar tenkitten sonra, güzel buldukları, doğru buldukları, yapılmasını gerekli gördükleri şeyleri de yaparlar herhalde…
Bir atasözümüz derki, “dost başa, düşman ayağa bakar.” Şimdiye kadar hep türbanlı başlara bakıp dostça davrananlar, şimdi gözlerini ayaklardaki markalı kırmızı pabuçlara mı çevirdiler acaba?
Gerçi Fransız modacı Christian Louboutin’e ait olduğu ve 450 euro’dan satıldığı iddia edilen marka ithal pabuçlar da, 270 YTL'lik % 100 yerli malı çıktı ama, olsun, söylemek isteyen söyleyeceğini söyledi.
Vatan gazetesinin internet sitesinde haber detaylı bir şekilde yer almış. Oysa dün akşam televizyonda Ruhat Hanım, esiyor, gürlüyor, adeta çıldırıyor ve "bu kadar fakir fukara varken cumhurbaşkanının eşi nasıl 450 yuroluk ayakkabı giyer?" diye isyan ediyordu. Acaba kendi giydiği ayakkabı kaç liralıktı ben merak ediyorum. Çünkü Nişantaşı'nda neredeyse sıradan ayakkabıların fiyatı bu kadar da...
Evet bu hafta da böyle önemli bir konuyu tartışarak geçirdik. Haftaya bakalım gündemde neler olacak?