- Kategori
- Gündelik Yaşam
Gitmeliyim...

Hayatım hep göçebe geçti benim. Kentten kente... O yüzden anlayamam pek aynı yerde doğup ölenleri... İlkokul arkadaşlarım sadece fotoğraflarda, hatıra defterimde ve anılarımdadır... İlk saklambaç oynadığım yerleri görmeyeli yıllar var, kimbilir yıkılıp gitmiştir. Gülbiye hanım teyze sadece aklımdadır. Çocukluğumun bayramlarında 25 kuruş verilen tek evin sahibidir kendisi. Diğerleri hep şeker... Acaba yaşıyor mu?... Kentlerin bir dönemlerini bilirim sadece orda olduğum dönemidir bu. Öncesi ve sonrasını bilmem. Sonrası belki bir iki ziyaretle görülebilir ama anlamsızdır. Mekanları özel ve güzel kılan orda yaşananlar ve insanlardır çünkü ve ben artık orda yaşamıyorumdur ve o insanlarda artık orda değildir. Orda olsalar bile ayrı yollara savrulmuşsunuzdur belki bir iki nostalji sohbeti... Hayatınız birlikte akmıyordur ve birbirinizin hayatına eşlik etmiyorsunuzdur artık birebir. Köksüzlüğüm ezeldendir benim ve ebedi... Gidilen her kentle geride bıraktığınız bir hayat ve insanlar olur. Yeni bir hayata ve insanlara yol alırsınız...
Gitmeliyim...
Çocukluğum hariç geçirdiğim en uzun yılları geçirdim bu kentte ben... 3 yıl önce söylenmeye başladım. Bitti artık bu kent gitmeliyim burdan, yeter diye ama işte tamda şarkıdaki kıvama gelmiştim belki...
Gitmek...
Mümkün mü artık gitmek...
Bunca yollardan sonra...
Yeniden yollara düşmek...
Belki ilk kez bir yere tutunayım çabasıydı bu. Zorladım. Ama gitmek kanına işledi mi bi kere insanın gitmeli hep... Durmak bize uymadı. Hayatım bitmeyen senfoni gibi bitmeyen bir Salıya döndü. Hiç çekemiyorum artık bu kenti... Ömrü biteli çok olmuştu zaten benim göçebe hayatımda ama bikaç yıldır süründürüyordum. Her şeyde olduğu gibi bittiği yerde kesip atmak lazımmış... Yaşlandım artık, yeni bir kent, yeni bir yaşam, yeni bir ev, yeni insanlar çok zor olur... Burda düzenimi kurdum evim, işim, hayatım herşeyim bu kentte dedikçe daha çok uzaklaşmışım.
Gitmeliyim...
Pazar sabahı döndüm t(b)aşkente. Daha eve giderken ruhum daraldı, soluk alamaz oldum, üstüme üstüme geldi bu kent ve burdaki yaşam... Bina bina üstüne, gri ve monoton bir kent... Bikez daha sorguladım gecenin yol yorgunluğuna eklenen uykusuzluğu eşliğinde yarım yamalak açılan gözlerimle... Neden burdayım hala? Kaç zaman önce bitti dedim bu kent için... Ömrüm çürüyor burda...
Gitmeliyim...
3 gün sadece 3 gün Antalyadaydım. Tiyatro turnesine gittik. 10 kişilik bir grupla. Oyunumuzu oynadık tek gün, 2 günse gezmek kaldı bize. Ki ben sevmem Antalyayı ezelden nedense. Belki sıcak sevmediğimdendir. Ben kış çocuğuyum sıcağı hiç sevmem. Terlemekten hiç hoşlanmam. Hayatımda bir kez Ağustosta gitme hatasında bulundum güneye o gün bugündür eğer rota güneyse ya haziran yada eylüldür tarihim. Ördek gibi duşun altından, bebek gibi ağaç gölgesinden ayrılmamıştım tüm tatilim boyunca. Bütün tatil koca çınar ağacı ve duş arasında geçmişti.
Gitmeliyim...
Antalya ile bikez daha teyit ettim kendimi ben denizsiz bir kentte yaşamamalıyım. Ne olursa olsun ruhumu sağaltmak için deniz şart bana. Belki de ilk kez Antalyayı böyle sevdim. Kale içinde salaş bir çay bahçesinde oturup akşam üstü güneş batımını elimde buz gibi birayla izlediğim o 3 saat emin olun ömrümü 10 yıl uzattı. Tam zamanı imiş bu zamanlar oraların baharı gelmiş.
Gitmeliyim...
Ordan kalkıpta yanımdaki arkadaşın tanıdıklarına rastlayınca başka bir kaleiçi bahçesinde; yakılmış olan ateş etrafında oturup; insana açık, sohbeti tatlı ve bir o kadar keyifli bir ateş başı sohbeti üstüne bal kaymak oldu... Yeni insanları, yeni sohbetleri özlediğimi hissettim.
Gitmeliyim...
Ertesi gün Tahtalı 2365 m. Evet adı bu. Kemeri geçince bir zirveye çıkmak için teleferik yapmışlar adınıda Tahtalı 2365 m koymuşlar. Oraya çıktık. Aşağıda kısa kollularla gezerken yukarda karların arasında poşetlerle kayan çocukları izledik. Manzara muhteşemdi. Ama aslolan teleferik yolculuğuydu. İnanılmaz bir deneyimdi. Ordan Kemere geçtik. Ayışığı sahilinde güneş batışını izledim. Aklımda tek bişey vardı.
Gitmeliyim...
Kastım kaçmak değil. Kaçmak başka şey gitmek başka. Üstelik öyle sanal kendinden gitmekten filanda bahsetmiyorum. Basbayağı eşyalarımı toplayıp, tayinimi alıp, bilfiil, fiziksel olarak gitmeliyim bu kentten artık. Denize doğru... Sabah kapımı açtığımda deniz karşılasın beni istiyorum. İşten çıktığımda kenarında bir çay içeyim elimde kitabımla... En çokta fırtına da izleyeyim onu istiyorum... Rengi boz bulanıkken, kopkoyu lacivert hatta siyaha dönmüşken, dalgalar çılgınlar gibi peşpeşe vururken kıyıya üstüne üstlük yağmur yağarken deli gibi ben denizi seyredeyim istiyorum... İçimi hergün yıkasın istiyorum... Her gün sağaltsın ruhumu... Hiç bişeyin iyi gelmediği kadar iyi geldi bana bugüne dek köklerimi denize salayım istiyorum... Bu kez son kent değiştirişim olsun istiyorum belki...
Gitmeliyim...
Her gidiş bir başlangıçtır her bitişin bir başlangıç olması gibi. Kendini yenilersin kentle birlikte. Her gidiş terkediş olduğu kadar yeni kavuşmalar demektir aynı zamanda. Gitmezsen hayatın boyunca tanışamayacağın insanlarla tanışma şansı, hiç yaşayamayacağın şeyleri yaşama fırsatını vermemiş olursun kendine aynı kısır döngüde dön babam dön... Her gidiş tazelenmektir aynı zamanda... Tekrar sıfırdan ve özenle kendini anlatmak demektir seni hiç tanımayan insanlara ki buda kendini hatırlamaktır unuttuklarınla... Tekrar yeni insanlara ve ilişkilere emek vermek demektir ki buda seni dinç tutacaktır, zinde...
Gitmeliyim...
GİTMEK
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle 'yanına almak istediği üç şey falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız 'kalk gidelim',
öbür yanımız 'otur' diyor.
'Otur' diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
'Sırtında yumurta küfesi olmak' diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel...
Demiş Can Yücel...Son kıtaya kadar katılıyorum tüm söylediklerine bitek son kıtaya itirazım var... Hep gittim... Gene gitmeliyim...