- Kategori
- Öykü
Gönül

Başı ağrıyordu yine. Tam kaşlarının üzerinden alnını bir eşarpla sıkıca bağladı. Bu iyi geliyordu biraz. Ağrının üzerine bastırıyor, sağa sola gitmesine engel oluyordu. Acılarının, hüzünlerinin, gurbette oluşunun, kahpe dünyanın; başını ağrıtan her şeyin üzerine kırmızısı solup kiremit rengine dönmüş bu çiçekli eşarbı bağlardı. Kulaklarını da kapatırdı eşarpla azıcık. 22 ayar halka küpeleri de eşarbın izin verdiği kadar kulaklarından sarkardı. Onun takımı bir de yüzük vardı parmağında. Fazla da süsü yoktu hepsi o kadar. Sesi çok güzeldi. En çok başını bağladığında türkü söylerdi. Ağlatan, yakıp geçen türkülerden. Bu günlerde çok zorlamıştı başı. Yeni taşınmışlardı bu şehre. Belki de buydu ağrıya sebep. Hükümet konağında memurdu kocası. Onun peşi sıra memleket memleket dolaşıyordu üç çocukla. Kaderim böyleymiş deyip geçiştirse de bazı, gurbet bir kor gibi yüreğini kavururdu. Zannederdi ki; memleketine gitse, o başı dumanlı dağları görse bütün dertleri dinecek, çocuklarını arıyla namusuyla büyütecek, kocasını da eve bağlayabilecekti. Çok düşkündü çocuklarına. Gece kalkar hepsinin üzerini örter. Uykularında seyreder. Öpmeye kıyamazdı yavrularını. Her sabah erkenden kalkar, çocuklarını okula gönderir, kocasını da kolalı tertemiz gömlekle, ütülü pantolon, omuzlarına yağ gibi oturan ceketiyle işe uğurlardı. Aslan gibiydi kocası. Kendisi ufak tefekti. Gönlü büyük kadınlardandı da o da görünmezdi. Okuma yazması yoktu. Bir ay kadar halk eğitimin okuma kursuna gitmiş sökmüştü okumayı. Çocuklarının Ayşegül serisini alır heceleye heceleye okurdu. Evin en küçüğü okurken heceleme, içinden yap onu, bak bizim öğretmen çok kızıyor. Sonra hep öyle okursunuz, diyor, derdi. O da zaten hep öyle okuyor, uzun kelimeleri okuyamayınca çarpamadım harfleri birbirine deyip en küçüğünden yardım alıyordu. Okumayı çabuk öğrenip, ilerletmeye aklı yetmese de, elinden her iş gelirdi. Evi çarçabuk yerleştirmişti. Mutfaktaki çinko tencereleri taşındıkları günün akşamına sıra sıra yerlerine dizip gecesine de elbezi örüp örtmüştü üzerlerine. Dolapların içine bembeyaz patiskadan kanaviçe örtüler yayıp, lavanta keselerini koymuştu.
Kocasının kıştan kalma paltosunu lavanta kokulu dolabın askısına takarken astarının sarkmış olduğunu görüp, dikiş kutusunu aramaya gitmişti konsolun çekmecesinde.
Sarkan yeri maharetli elleriyle kıvırıp tekrar dikecekken içindeki kağıt parçasını fark etmiş, astarı yırtıp kağıdı çıkarmıştı. Beyaz zarfı ellerinde evirip çevirmiş kalbi küt küt atmıştı.
Harfleri birbirine çarpa çarpa okumuştu kocasının aşk mektubunu. Hiç duymamıştı kocasından bu sözleri. Bunları söyleyebilmesine çok şaşırdı. Mektubu yeleğinin cebine koydu. Gönüldü kocasının sevgilisinin adı. Büyük kızının adı da gönüldü. Niye bu adı koymuşum ki, tam da kötü kadın adıymış diye düşündü.
Masa da oturmuş ders çalışıyordu kızı. Doktor olmak istiyordu. Olurdu da öyle diyordu hocaları. Ama kötü kadın ismiydi adı. Kim bilir kimin yuvasını yıkacaktı.
Yavaşça kızının arkasından ona yaklaştı. Önündeki deftere ödevini yapıyordu kızı. Harfleri çarpa çarpa okudu kızının yazdıklarını;
Divan edebiyatında Şair Nedim’in gönül kavramı:
“Çünkü bülbülsün gönül bir gülsitân lazım sana Çünkü dil koymuşlar adın dilsitân lazım sana’’
(Gönül mademki bülbülsün, sana bir gül bahçesi gerek. Mademki adını gönül koymuşlar, sana gönül alıcı bir güzel gerekir.)
Başının zonkladığını hissetti. Soğuk kanlılıkla nefes alıp, sessizce ellerini kızının arkasından ağzına yaklaştırdı. Ağzını, burnunu elleriyle sıkıca bastırdı. Kızı çırpına çırpına oracıkta can verdi.
Cansız bedeni masanın üzerindeki deftere düşünce başındaki eşarbı çıkarıp attı. Geçmişti başının ağrısı.
https://www.youtube.com/watch?v=PoepDqoJPBI