Hayat Kadrajı / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mart '16

 
Kategori
Deneme
 

Hayat Kadrajı

Hayat Kadrajı
 

Birkaç gün önce MB yazarlarından Sayın Ersin Kabalıoğlu " Devamı olmayan donuk kareler " isimli çok güzel bir blog yazdı. İşte o yazının bana yaptığı çağrışım, benim bu yazıyı kaleme almama vesile oldu. Önce değerli Kabaoğlu'na verdiği ilham için teşekkür edeyim.
 
Hepimizin, herkesin yaşamı pekçok resim karesinin ard arda dizildiği bir film şeridi aslında. Yaşam anlardan ibaret. O anların hafızada bıraktığı resimlerin ve bu resimlerin hissettirdikleri ve öğrettiklerinin toplamına hayat diyoruz.
 
Her şeyi hatırlamıyoruz elbette. Bazıları kısa süreli bellekte kalıp bir süre sonra unutulurken, hepimizin uzun süreli bellekte sakladığı , kalbine, zihnine kazıdığı resimler, var. Film, çoktan çekildi, bitti de biz dünyada kaldığımız sürede hatırlıyoruz.
 
İnsan belirli bir yaşa gelip, hafızada birikenleri süzdükçe hem kendi yaşamı, hem de yaşadığı sürede ait olduğu bütüne ait bir perspektif kazanıyor.
Hepimiz bu dünyada kendi filmlerini oynayan esas aktörler olarak bir benlik, bir kimliğe sahip olsak da bir de esas büyük senaryo var ki, hepimiz, bütün evren ve bütün yaratılanlar o filmin birer figüranıyız.
 
İnsan, kendi yaşamından öğrenmek ve yaşadığı sürece de evrendeki bu mükemmel işleyen düzene tanıklık etmek üzere bu dünyaya geliyor. 
Benim tanıklığım 1967 yılının sonbaharında Kanlıca' da başladı. 
Henüz bir yeni doğan olduğum için ilk gördüklerimi, ilk hissettiklerimi, çevremi nasıl algıladığıma ilişkin hafızada bir kayıt yok tabii. Keşke bilebilsek, acaba ne hissettik? 
 
Sonra kendimi bilmeye başlamakla birlikte, yavaş yavaş bazı resimler gelmeye başlıyor.
Benim için anlamlı yüzler, aile fertleri, çevremde gördüklerim, ilk algılarım, ilk korkularım, ilk sevinçlerim...
İstanbul'un şimdiki gibi gökdelenlerle, korkunç bir trafikle ve kalabalıkla dolu olmadığı yıllar o yıllar.
Eski klasik Amerikan arabalarından bozma damalı taksiler, dolmuşlar, seyyar satıcılar, deniz kenarında balıkçı tekneleri, iskele, vapur seferleri, beyaz köpükleriyle deniz ilk resimlerim...
 
Aile büyüklerine, komşulara yapılan ziyaretler...Birlikte oturulan kalabalık sofraları, üstünde çay demlenen, kestane pişirilen odun ya da kömür sobalarını hatırlıyorum. 
 
Benim hep oynadığım ve sonunda bozduğum düğmeli, tuşlu kocaman radyolar, işlemeli örtüler, genelde yatak odasının kapısının arkasında bulunan gırgır denen süpürgeler, her evde bulunan dikiş makinaları( annem de çok güzel elbiseler dikmişti onunla bana ) ve plaklar! Babamın plakları..
 
Evde hazırlanan ve birlikte yenen yemeklerin havaya karışan kokuları, sobanın yaydığı sıcaklık ve en önemlisi ailedeki fertlerin birbirleri ile olan ilişkileri yuva duygusunu veriyordu herhalde... Bir insanın hayatı boyunca duygusal anlamdaki temel ihtiyaçlarından en önemlisi, sevilme ve güvenlik ihtiyacıdır. O zamanlarda aileler, çocuklara bunu hissettirirlerdi. Şimdi hızlanan hayatlarda, fast food yemeklerde, televizyonun ya da bilgisayarın aile üyelerinin yerlerini aldığı evlerde akşamlar o zamana göre biraz daha soğuk.
 
Derken babamın tayininin Ankara'ya çıkmasıyla benim için başlayan farklı bir dönem...
Geniş ailemizi arkada bırakıp, gurbetle ilk tanışışım ve sonra da hep gurbette kalışım.
 
Haydarpaşa Garı o harikulade silueti ve hissettirdikleri ile en güzel resimlerimden biri olarak hafızamda yerini aldı. Benim gibi kaç kişinin ayrılıklarına, kavuşmalarına sahne olmuş bir yerdir orası. Sadece görüntüsü değil, kokusu da hafızama kazındı.
Bir daha temelli İstanbul'a hiç dönemedim. Kader beni hep başka başka yerlere, farklı şehirlere taşıdı ve yeni insanlarla tanıştırdı. Çok da iyi oldu, belki hiçbir yere tam ait olamadım ama her yere ve ortama çabuk adapte oluşumu buna borçluyum. 
 
İlk başlarda ağlaya ağlaya gittiğim Ankara'da yaşamımın 14 harika senesini geçirdim. Ailece yaptığımız Ankara-İstanbul seferleri, o zaman havayolu şimdiki gibi değil. Mavi tren, kuşetli vagonlar, garda, vagonlarda gördüğüm birbirinden değişik insanlar, yollar, yolculuklar ve yolcular ile ilgili ilk gözlemlerim...Seyahat etmeyi ve gözlemlemeyi belki de bu yüzden çok severim.
 
Çocukluğumun ve gençliğimin Ankara'sı...İlk bakışta deniz olmadığı için soğuk ve karanlık görünen Ankara... 
İlk mahalle arkadaşlarım, okul yıllarım...Sokakta oynanabilen zamanlar...
Hiçbir çocuğun arkadaşının babasının ne iş yaptığını bilmediği, cebimizde sakız ya da gofret alacak paradan fazlasının bulunmadığı, bütün gücümüzün kollarımızda, bacaklarımızda olduğu, enerjimizi boşaltabildiğimiz, dostluk, sırdaşlık kavramıyla ilk tanıştığımız, kendi oyunlarımızı kendimiz yarattığımız, birbirimizi satmadığımız, çocukluk merakı ve heyecanını sonuna kadar hissettiğimiz yıllar.
 
Kız- erkek beraber oynadığımız oyunlar, markalardan uzak, sade, rahat ve hepimizi eşit kılan kıyafet ve ayakkabılarımız, birbirine gösteriş yapmanın ayıp olduğu, komşuluğun, arkadaşlığın bilindiği yıllar.
Kendi annemiz evde yoksa kapısını çaldığımız komşu teyzeler, susayınca verilen sular, acıkınca verilen ekmekler, acının, sevincin, rızkın paylaşıldığı o güzel iilişkiler. İnsanların bencil olmadığı, birbirinden korkmadığı, birbiriyle dost oldukları yıllar.
Hasta olunca eve gelen, hastasını 1-2 aletle, evire çevire iyice muayene eden doktorlar.
Akşam gezmeleri, bayram ziyaretleri, aile oturmaları.
Evlerde şanzımanlı çamaşır makinaları, arada görüntüsü karlanan, dama çıkıp anten ayarı yapılan tüplü televizyonlar, salonun orta yerindeki sehpanın üzerinde duran şekerlik ve çikolata kutusu ve onun yanında özellİkle bayram geldiğinde çeşitliliği artan değişik ambalajlı, ikramlık(!) sigaralar... Şimdilerde üstünde " Sağlığa zararlıdır, sigara öldürür" yazan...
 
Ardından sağ-sol çatışmaları, terör ve ölüm korkusuyla tanışmamız, kimin haklı olduğunu anlamadığımız, sadece korkunçluğunu hissettiğimiz dönemin başlangıcı. 
 
Bizim çocuk kafamızda hiç ayrılık, sen- ben kavgası yokken, oyunlarda kızıp, küssek de ertesi gün barışıp, yeniden oynadığımız çağlarda, bu insanların canlarına mal olan kin, nefret ve kavgaların sebebini anlamadığımız yıllar..
 
O zamanki kavgalar, ayrışmalar maalesef isim değiştirerek, daha da ayrışıp, çoğalarak bu günlere bizlerle beraber geldi. Sağcı-solcu, Türk-Kürt, Alevi-Sunni, Dindar-Ateist, Gâvur- Müslüman... Çocukluk, gençlik bundan güzeldi işte...Birileri empoze etmedikçe insanın sadece " insan" olarak algılandığı ömrün en güzel çağı, en masum resimlerden biri...
 
Derken ihtilâl dönemi ve benim gençlik yıllarımın başlangıcı...
 
En güzel resimlerden biri, lisem! Bahçelievler Deneme Lisesi...Deneme Lisesi'nin mezun ettiği her öğrencinin üzerinde hem akademik, hem de pedagojik açıdan çok ciddi emeği ve katkısı vardı. Birbirinden değerli hocaları ve özgün müfredatı ile gerçek bir ilim irfan yuvası. Hem eğlendiren, hem öğreten lise yılları...Bugün hala süren en değerli dostluklarımın resmi...
 
Sonrasında Hacettepe Üniversitesi, Beytepe Kampüsü...Biraz daha birey olmaya başladığımız, özgürlüğümüzü kısmen kazandığımız dönemler. İhtilal sonrası olduğu için apolitik bir gençlik çağı bizimkisi...Bahar gelince çimenlerin üzerinde oturduğumuz, çiçek, böcek, şarkı, türkü, şiir zamanları. Ders asmalar, İlk aşklar, ilk ayrılıklar...
 
Hem karşı cinsle hem de hemcinslerimizle kurulan sevgi, saygıya dayalı nitelikli ilişkilerin, paylaşımların, dostlukların resmi...
 
Üstümüzde bir mont, altımızda kot, cebimizdeki parayı, sigarayı paylaştığımız, her yere toplu taşıma araçları ile gittiğimiz, öğrenci gibi yaşadığımız,birbirimize sonuna kadar güvendiğimiz, birlikte güldüğümüz, birlikte dertlendiğimiz günler...
 
Babamın görevi nedeniyle ailem Ankara dışına çıkınca Sabancı Kız Öğrenci Yurdunda geçirdiğim 3 harika sene. Farklı ailelerden, farklı kültürlerden, Türkiye'nin dört bir yanından gelmiş 7 harika kızla aynı odayı paylaşıyordum. Bugün kimsenin inancıyla, etnik kökeniyle, ne olduğu ile ilgilenmeyişim, hatta merak dahi etmeyişim biraz da bundandır.
 
Hayatımın en eğlenceli resimleri, en komik kareleri, birbirlerinden farklı kültürlerin, yaşamların sığdığı o dört ranzalı yurt odasının içinde çünkü...O küçücük odada, birbirimizden ne kadar farklı olsak da kaderin bir araya getirdiği kardeşler gibi sıcacık bir aile resmiydik biz. Şimdi hepimiz neredeyse 50 yaşına geldik ama buluşunca hâlâ 18 iz...
 
Üniversite bitince hayatın gerçeklerini gösteren resime "Merhaba " deyişim...
İş yaşamı, kurtlar sofrası, para kazanma ve kariyer derdi ile acımasız rekabet ortamı...
Nerede o alıştığımız tertemiz ilişkiler? Rekabet, hırs, dedikodu dolu profesyoneller dünyası... Hem meslek yaşamına hem de yetişkin yaşamına ilişkin ilk deneyimler ve ardından hep öğrenme, hep öğrenme...
 
Resimlerin akışı yaşamın 25- 40 yaşları arasındaki dönemde birden hızlanıyor. Deneyimlerin, mücadelelerin, yeni rollerin, yeni bağların resimleri...
Kızlarımın doğumu...
Hayatımın en önemli ve en büyük resmi, annelik! 
Yıllar içinde onlara öğrettiklerimden belki de daha çok onların bana öğrettikleri, onlarla öğrendiklerim...
Değişen dünya, değişen Türkiye, değişen toplum yapısı ve bütün bunların yaşamımızdaki yansımaları..
Önemini kaybeden değerler, internet başta olmak üzere hızla gelişen teknoloji ile süratli değişimler, haz ve tüketim odaklı yeni kültürün insanların karakterlerinde ve toplumda oluşturduğu tahribatlar ve bütün bunlar olurken kendimiz olabilmek için yaşamımızın direksiyonunu düz tutma çabaları...
Ve resimler hala ard arda diziliyor, film akıyor.
Daha ne resimler eklenecek ve filmin son karesi nerede ve ne zaman çekilecek bilmiyorum. 
İnsanı hep canlı, hep diri tutan, yaşamı da güzel ve anlamlı kılan bu değil mi? 
Eski resimlerle sahip olduğumuz kökleri, daha güzel resimler için niyette ve gayrette bulunarak, kanatlarımızı fark ediyoruz.
 
Hepimiz buradayız. Bu akıl almaz, renkli ve muhteşem büyük resmin içindeyiz. 
Bu evrende bugüne kadar var olan ve bundan sonra da var olacak her şey, resimleri ile bu devasa kolajı oluşturuyor. 
 
Ben kendi resimlerim siz de kendi resimlerinizle bunun bir parçasıyız.
Ve bu çok değerli!
Ben her bir resime tekrar dönüp baktığımda, " iyi ki " diyorum.
Hepsi çok güzel olduğundan mı? Hayır...
Geçmiş, gelecek ve şu an...hepsi bir an aslında...
Ve o ânı anlamlandırmaya çalışıyorum aklımın erdiğince.
Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi anlamaya çalışıyoruz gördüğümüz resimlerle...
Yaşamlarımız, bu büyük resmin daha güzelleşmesine kattığımız her bir renkle daha çok anlam kazanıyor. 
 
Ve ben bu resimlerde yer alan, filmime mânâ katan herkese varlıkları için çok teşekkür ediyorum.
 
Toplam blog
: 115
: 830
Kayıt tarihi
: 18.11.12
 
 

1967 yılında İstanbul'da doğdum.Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinden 1988 yılınd..