- Kategori
- Öykü
Hayata dokunmak
Yazarı: Halis Kuralay
Yazar, Çanakkale Bayramiç doğumludur. Altı çocuklu ailenin en küçüğüdür. Âmâ olduğunu, komşulardan biri fark eder ve ablasına, ablası da annesine söyler. İşte o günden sonra, altı yaşına kadar doktor doktor gezilip, gözünün görüp görmediği, görmüyorsa nasıl açılabileceği konusunda büyük çaba sarf edilir. Doktorlar çeşitli tedaviler uygulasalar da o zaman için bir çare bulamazlar.
Ele avuca sığmayan Halis’e, yaramaz bir çocuk olduğu için verilen gözlükler de işe yaramaz. Hatta annesi ona sık sık, “Sen ecelinle ölmezsin oğlum, ” der. Kırsal bir alanda yaşayan yazar at, eşek, gibi hayvanlara biner, top oynar, hatta bisiklet bile sürer. Yapılan ikazlar onu durdurmaya yetmez. Ne de olsa o bir çocuktur ve âmâ olması buna engel olamaz.
Babası dindar bir adamdır ve namazlarını düzenli olarak kılar. O da babasından etkilenerek namaz kılmayı öğrenmeye çalışır. Nasıl mı? Aile fertlerinin “Şimdi yattı, şimdi ayakta, ” gibi tarifleriyle. Ve evde dua ve sure ezberlemeye çalışır. Bu konuda kendisine en çok annesi yardımcı olur. Yedi yaşına geldiğinde babası onu Kur’an kursuna götürür. Babasına, “Nasıl Kur’an okuyacak?” diye sorulunca, “En azından namaz surelerini öğrenir, ” der. İleri görüşlü bir yapıya sahip olan baba, oğlunun neyi yapıp, neyi yapamayacağını bilir. Hocaların yardımıyla dua ve sureleri ezberler. Hatta hocalar onu babasına överler.
Akranları yavaş yavaş okula başlayınca, onun da okula olan ilgisi artar. Ama nasıl olacak? Gözleri görmeyen biri hangi okulda okuyabilir ki? Hem okusa bile ne olur ki? Yazıyla tanışması araba plakalarıyla olur. Bu işe onu babası teşvik etmiştir. Her gün aynı plakaya dokuna dokuna, kabartılarak yazılan plaka yazılarını okumayı öğrenir. Yazarın merakını gidermeye çalışan aile bireyleri, onun için telden harfler yapmaya başlar. O öğrendikçe, onlar da şevke gelir. Ve böylece, okula başlamadan büyük harflerin hepsini öğrenir.
Babası ilkokul mezunu bile olmayan biri olmasına rağmen, kafasına, onu okutmayı koymuştur. Onu okutacaktır. Etraftan bir sürü olumsuz tepkiler gelir. En sonunda babası varlığından haberdar olduğu İstanbul’daki okula yazdırmaya karar verir. Halis, aslında anne ve babasından ayrılmak istemez. Ama okula gitmeyi de çok istemektedir. O günlerde en büyük merakı, traktör sürmektir. Babası, gideceği okulda ona, traktör sürmeyi öğretecekleri vaadi ile onu ikna eder.
İstanbul’a geldiklerinde akşamdır. O gece bir otelde kalırlar. Sabah İstinye Körler Okulu’nun yolunu tutarlar. Okula vardıklarında, Halis’in babasına sorduğu ilk şey, “Traktörlerin nerede olduğu”dur. Babası da, “Her zaman olmaz, şimdi dinleniyorlar, ”demiştir. Yavaş yavaş ayrılma zamanı gelir ve Halis ilk defa ailesinden ayrılacaktır.
Babası ona, “İç çamaşırı alıp geleceğini, ” söyleyip gider. Fakat gidiş o gidiştir. İlk olarak okulu gezdirdiler. Bu onu okula ısındırmak için yapılan bir şeydi. Dersler başlamıştır. Kabartma yazı ile eğitim görmektedirler. Bu onun bildiği yazıya hiç benzememektedir. Yani yazının kabartılmış hali değildir. Kabartma yazı, en çok altı noktadan oluşan sembollere sahip bir yazı çeşididir. Her noktanın bir sıra numarası vardır ve bu hiç değişmez. Sol üstteki nokta 1, ortadaki 2, alttaki 3 diye; sağ üstteki 4, ortadaki 5, alttaki de 6 olarak isimlendirilir. Mesela, sol üstteki nokta tek başına kullanılırsa “a” harfi olur. Görmeyen insanlar sağ ve sol elin işaret parmaklarını dokundurarak okurlar. Kabartma yazının zorluğu, hacimli bir yazı olduğu için sayıları binleri aşan kısaltmalar kullanılmasıdır. Zor olan kısmı, onları ezberlemektir.
Öğretmenlerin çoğunluğu görenlerden oluşmaktadır. Önce fişleri, sonra kitaplardan kabartma yazıyı öğrenir. Sözel derslerin dışında modelaj ve müzik gibi dersler de vardır. O zamanki Körler Okulunda yoğun bir müzik eğitimi vardır. Her bir öğrenciye öğretmenin uygun gördüğü bir enstrüman öğretilmeye başlanır. Amaç görmeyen insanları, rahatlıkla yapabildikleri müzisyenlik mesleğine teşviktir. İkinci sınıfta, mükemmel olmasa da piyano çalabilir duruma gelir. Modelaj dersi, görmeyenlerin resim dersidir. Bu derste çamurdan şekiller yapılır. Güzel yapanların modelajları sergilenip, okula gelen misafirlere gösterilir.
Kitap temin etmek, görmeyen öğrenci için çok zor bir durumdur. Ders dışı roman, hikaye gibi ihtiyaçlarını ise, kabartma daktilo ile görmeyen öğretmenler yazmaktadır. Ders saatleri dışında en gözde oyun futboldur. O okulun ilk yıllarında iyi bir kalecidir ve çok güzel top sürer. Ayak sesleri onun için görüntü sayılır. Ses gelirken tehlike yoktur. Asıl tehlike ise sessizliktedir.
Birinci sınıfı bitirmiş, Yaz Tatili her zamanki gibi geçmiştir. Tek fark, çocukların, “Sen körsün, nasıl oynayacaksın ki?” deyip oyuna almadıkları zaman, “Körsem körüm, size ne!” diyebilmesidir. Körlükten duyduğu ezikliği, ancak Körler Okulunda bir nebze tedavi edebilir. İşte Görme Engelliler Okulunun ona, en büyük faydası, belki de budur.
Dördüncü sınıfın başında yalnız görenlerin olduğu okula başlar. Burada kitaplar kabartma, şartlar görmeyenlere özel değildir. Maksat, görenlerle görmeyenleri bir araya getirerek, kaynaştırmaktır. Burada dersler güzel gider ve Halis, kendisi gibi âmâ olan arkadaşlarıyla derslerde aktif olabilmektedir. Öğretmenler, onlara da aynı muameleyi gösterirler ve ayrıcalık tanımazlar. Onların da istediği budur zaten: “Normal insan muamelesi görmek.”
Ders saatleri dışında, eski okuluna gider. Orada, normal okulda olmayan makrome örmek, müzik aleti çalmak, normal yazı yazan daktilo öğrenmek gibi ek faaliyetleri yaparlar. Derslerin ancak bir kısmını kabartma kitaplarıyla çalışabilir. Ve olan kitapların çoğu da diğer okulların kitaplarına uymamaktadır. Ankara’da bütün Türkiye’ye hitap eden bir tek kabartma yazı matbaası vardır. Bu da her ihtiyaca cevap verememektedir.
Tek çare, size dersleri okuyacak birini bulmaktır. Allah’tan okulda bu işte görevli biri vardır. Ama onun da herkese yardımcı olması imkansızdır. Kendine yetebilmek için daktilo öğrenmeye karar verir. İyi ama “Bir görmeyen, daktilonun tuşlarını görmeden nasıl yazı yazabilir?” diyeceksiniz. Bunun için parmaklarınızın tuşların yerini bilmesi yeterlidir. Artık mektuplarını ve ödevlerini daktilo ile yazar.
Beşinci sınıfta, bir arkadaşı ile birlikte boyacılığa merak sararlar. İyi de bu nasıl olacaktır? Ayakkabının ne renk olduğunu nerden bilecekler? Ellerine bulaşan boyayı nasıl temizleyecekler? Boya kutularının hangi rekte olduğunu nereden bilecekler? Buna benzer birçok şey vardır. Arkadaşıyla uzun uzun düşünüp her şeyi göze alarak işe başlarlar. İlk başta olumsuz tepkiler alsalar da sonra kimse bir şey demez olur. Biraz fazla boya kullanarak bu işin üstesinden gelirler. Nasıl olduğunu ise ancak görenlerden öğrenebilirler. Fazla kar etmezler ama zarar da etmezler.
Öyle böyle ilkokul biter. Bundan sonra ne yapacağını bilmemektedir. Çevresi ve ailesi, “Konservatuara gidip ses ya da saz sanatçısı olmasını” ister. Fakat bu istek, onun için, hiçbir zaman hayatın amacı olamaz.
Yazın camiiye giderek Kur’an ezberlemeye ve mümkün olduğu kadar namazlarını kılmaya çalışır. Kitap ve kitapçılara olan merakını, ancak kitap isimlerini ve yazılarını okutarak tatmin edebilir, yanına gelen herkese kitap okutmaya çalışır. Testere, çekiç ve keser gibi aletleri kullanır, tahtadan bir şeyler yapmaya çabalar.
Büyük Çekmece Lisesi’ne başladığı ilk günler, şiir yazmaya merak sarar. O andan itibaren, fırsat buldukça şiir yazmak için vakit ayırmaya başlar. Ne var ki bu yönü çok sürmez ve fazla ürün veremez. Yurtta kaldığı için arkadaşlarıyla bol bol eğlenceli vakit geçiriyor ve onlarla çeşitli etkinlikler içinde yer alır.
Görmeyenin en sadık dostu bastondur. Onu görenler görme engelli birinin geldiğini anlar ona göre tedbirini alırlar. Bastonu dikkatli kullanamamaktan kaynaklanan kazalar da olur elbet. Bir anda kendinizi bir çukurun içinde bulabilir veya bir duvara toslayabilirsiniz.
Halis’in o günlerde en çok merak saldığı şeylerden biri de sakal traşı olmaktır. Ağabeyinin ve babasının traş oluşu, hep ilgisini çekerdi. Lise birinci sınıfta o da traş olmaya başlar. En fazla, gören biri kadar o da yüzünü keser. Sadece kendisini traş etmekle kalmaz. Arkadaşlarını da traş eder.
Üniversiteyi kazanma telaşına birinci sınıftan itibaren başlar. Yine gören arkadaşlarından yardım alarak işe başlar. Hazırlığa gerçek anlamda, ikinci sınıfta teyp alarak başlar. Önce derslerini okuyacak birini bulur, ardından o okurken notları kaydeder. Elde başka imkan yoktur. Bu arada lise derslerine çok iyi çalışır, notlarını yüksek tutmak için elinden geleni yapar. Artık Üniversite sınavına başvurma vakti gelmiştir. Günler geçer ve sınav yeri açıklanır. Bütün görme engellileri oraya toplamışlardır. Her bir aday için bir sınıf ve en az ikişer okuyucu tahsis edilmiştir. Okuyucu soruları okur, o da cevap şıklarını söyler. Sınavı iyi geçmiştir. Çünkü sonuçlar onu göstermektedir. Ardından ikinci sınav için çalışmalara başlar. Burs verenler, ders araç gereci temin edenler olur hep.
Bir gün beş hanımefendi gelir ve ona gözlerini açtırmak istediklerini söylerler. Bu haberi duyunca çok sevineceğini düşünürler ama öyle olmaz. “Gözlerimin açılmasını arzu etmiyorum, ben hayat düzenimi kurdum, ” der. Hanımlar, “Nasıl böyle bir şey olur?” diye, çok şaşırırlar. Ama olur işte.
Ve nihayet lise biter. İkinci sınav, okullar kapandıktan iki hafta sonradır. O da iyi geçmiştir. Ama birinci sınav kadar iyi değildir.
Samsun’da Kızılay’ın görme özürlülere yönelik onbeş günlük kampına katılır arkadaşlarıyla. Sabahları erkenden kalkar. Zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Görenler ve görmeyenlerin yerine getireceği işleri en güzel şekilde yaparlar. Bolca eğlenir ve güzel dostluklar edinir. Onun için çok güzel bir deneyimdir bu kamp. Ve de ilk deneyim.
Üniversite sonuçları açıklanır. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü kazanmıştır. Burada dersler İngilizce anlatılır. Sınavlar da İngilizce yapılır. Kitapları yok değildir ama dersi hiç takip edemez. Kabartma daktilo götürse çok ses çıkarır. Onun yerine tabletini götürür. Bu tablet, kabartma yazı yazmaya yarar. Kısa bir süre sonra pratik bir çözüm yolu bulur. Bu yol, en iyi not alan birinin notunu almak ve bir arkadaşının bu notları okuyarak teybe kaydetmesini sağlamaktır. Bunun için arkadaşlarına rica edecektir.
Başka üniversitelerle kıyaslanınca, görme engelliler için çok güzel imkanlar sunar Boğaziçi Üniversitesi. Mesela, her bir görme engelli öğrencinin, gören bir asistanı vardır. Bunların görevi engellilere kitap okumaktır. Hatta burada sadece görme engellilere tahsis edilmiş, Braille Kütüphanesi vardır. Braille ismi kabartma yazıyı bulan Fransız Luis Braille’den gelmektedir. Asıl amacı, alfabeyi karanlıkta da askeri haberleşmede kullanmaktır. Fakat Braille, bir anda görme engellilerin yazısı oluvermiştir. Gönüllü insanların okumalarıyla oluşturulmuş bir de kaset-kitap kütüphanesi vardır.
Hazırlığın son günlerinde “Dünya Özürlüler Kampı”nın düzenlediği kampa seçilir. Norveç’e gidecektir. Kamp yerine geldiklerinde akşam vaktidir. Otelde oda arkadaşı ortopetik görme engelli Polonyalı ve Japon görme engelli ile birlikte kalacaktır. Kampta yüzme, kano ve kürek çekme, bisiklet ve ata binme, atıcılık gibi spor faaliyetleri yapılır. Japon oda arkadaşı ile çok iyi anlaşır. Hoş sohbetler eder, onun sayesinde Japon’lar hakkında bilgi edinir. Japonyalı yanında fotoğraf makinesi getirmiştir. Ona, “Bir görmeyen olarak bununla ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorar. O ise, “Bu makineyi sevgilim verdi. Norveç’i benim gözümle görmek istiyormuş, ” der. Bu çok güzel bir şeydir. Sayılı günlerin sonuna gelinir. Şimdiye kadar yaptığı ilk ve tek yurtdışı seyahati artık sona ermiştir.
Derslerden arta kalan zamanlarda işportacılık yapmaya karar verir. Amacı para kazanmak değil hayatı tanımak ve yeni tecrübeler kazanmaktır. Bazen turistlere İngilizce konuşarak satış yapmaya çalışıyor. Fakat onlara sabun satabilmek hiç nasip olmamıştır. Manevi yönden bir şey kazandırmadığını düşündüğü için bu işten vazgeçer. Dini kitaplar ve kasetler satmaya karar verir. Ve Cağaloğlundaki kitapçıya gider. Onun burayı bulmasını bile tuhaf karşılamıştır kitapçılar. Ona satması için nasıl kitap vereceklerdir?
Kaybedecekleri bir şey olmadığı için teklifini kabul ederler. Verdikleri ilk kitapları iki saat gibi kısa bir sürede satıp gelir. Hayretler içinde kalmışlardır. Daha fazla kitap alarak geri döner. Gittiği yerde çoğunlukla dilenci muamelesi görür. Bu onu üzer ama yaptığı işin manevi hazzı ona mücadele gücü verir. Çok geçmeden adı “pazarlama servisinin en hızlı elemanı” olarak konuşulmaya başlar. Parayı kazandıkça, manevi emeller yerini maddi emellere bırakmaya başlar. Bu sebeple bu işi de bırakmaya karar verir. Çok şey kazandırmıştır bu iş ona. Artık olur olmadık şeye morali bozulmaz. İnsanlarla eskisinden daha rahat ilişki kurabilmektedir.
Derneklerle tanışması birinci sınıfta olur. Bütün görmeyenler gibi burs ve karton almaya gitmişti derneğe. O günlerde ulaşılabilecek iki dernek vardır. Biri Türkiye Görmezleri Eğitim Ve Himaye Derneği. Diğeri Körleri Eğitim ve Kalkındırma Derneği. Üniversiteyi okuduğu yıllarda Himaye Derneği onun ve arkadaşlarının dikkatini çekmeye başlar. Görmeyenlerin eğitimini ön plana çıkaran, makul yöntemlerle destekleyen, bir politika takip eder bu dernek. Bir gün derneğin genel sekreteri ona şunları söyler:
“Artık bu davayı omuzlama vakti gelmiştir. Bir sürü sorunları bulunan görme engelli kitleye hizmet edebilecek kapasitedesin.” Kısa süre sonra onbir kişilik yönetim kurulu üyelerinden biri olur. Önce sayman yardımcılığı, sonra istihdam sekreterliği görevlerinde bulunur. İstanbul’da tanıştığı namaz kılan on kadar görme engelli ile Laleli İlim Yayma Vakfı’nda buluşurlar. Yurt dışından kabartma Kur’an getirtilecek ve Kur’an okuması öğretilecektir. Kabartma Kur’an o günlerde Türkiye’de basılmamaktadır. Dünyada Suudi Arabistan, Mısır, İran ve Pakistan’da basıldığı bilinir. Pakistan’dan kabartma Kur’an getirmeye karar verirler. Gelen Kur’an’lar altı ciltten oluşur. Hepsi de çok isteklidir. Kısa sürede hepsi de istisnasız kabartma Kur’an’ı okumaya başlar. Arkadaşlarıyla bilmeyenlere Kur’an okumasını öğretmek için harekete geçerler. Hem kaset, hem kitap şeklinde hiç bilmeyenlere kabartma Kur’an öğretilecektir. İmkanları dardır, paraları ve stüdyoları yoktur. Ama azmin karşısında bu engeller de duramaz. Büyük uğraşlar sonunda bu işin de üstesinden gelirler.
Artık gündemde görmeyenlere yönelik resmi Kur’an kursları açmak vardır. Bunun için girişimde bulunurlar. Bu girişimlerin sonucu da olumlu olur. On kadar görmeyen kursiyerle başlarlar bu işe. Uzun yıllar ailelerini bırakıp, yazları görmeyen kursiyerlerle geçirirler. İş bununla kalmaz. Azerbeycan’a giderek Azeri görmeyenlere de bir kurs açarlar.
Hayatında önemli şeylerden biri de Beyazay’dır. Burası özürlüler yararına faaliyet gösteren bir dernektir. İlk hareket, geçiş enerjisini engelliler ihmal edilmiş dini ihtiyaçlarından almışlardır. Beyazay’a göre engelliler de Allah’ın kullarındandır ve onlar da imtihan halindedirler. Bir diğer önemli faaliyeti ise engellilere bilgisayarı öğretmektir. Bunun için görme engellilere ekranda yazan yazıları sesli olarak okuyan özel ekran programları vardır. Bu sayede görmeyenler resim hariç, ekranda yer alan her şeyi gözleriyle olmasa da görebilirler. Bu program, görmeyenler tarafından büyük ilgi görmeye başlar. Bilgisayarı öğrenen ilk öğrenciler, görme engellilere bilgisayar öğretecek ilk öğretmenlerdir. Öğrenenler bir başkasına, onlar da diğerlerine öğretecektir. Böylece Türkiye’de bir seferberlik başlamış olur. Beyazay’ın ikinci ilki ise Kur’an-ı Kerim’i kabartmaya çevirmek olmuştur. İmkanlar sınırlı olduğu için tamamlamak uzun yıllar alır. Üçüncü ilki ise görme engellilere yönelik üniversite hazırlık kursları olmuştur. Bu ilklerin dışında ilkokulu, ortaokulu, liseyi dışarıdan bitirme kursları düzenleyerek birçok engelli arkadaşların diploma sahibi olmasını sağlamışlardır.
Sosyoloji bölümünü iki yıl okuduktan sonra psikoloji bölümüne geçiş yapar. Baba parasıyla geçinmesi imkansız görünür. Bu yüzden iş bulmaya karar verir. Elinde lise diplomasından ve İngilizce bilmesinden başka bir şey yoktur. Azimle çevresinden başlayarak iş aramaya başlar. Yaz boyunca uğraşmasına karşın iş bulamaz ve koca yazı böyle geçirir. Bu günlerde, kısa süre sonra hiç beklemediği bir şey olur. Üniversite rektörlüğümde çalışan iki abla sayesinde üniversitenin Kayıt İşlerinde işe başlar. Çok sevinmiştir. Kısa süre içinde işini en iyi şekilde öğrenir ve en gözde eleman olur.
Artık Üniversite biter. Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen alımları başlar. O da başvurur. Başvuruya cevap gelmiş ve o da kabul edilmiştir. İlk görev yeri Kilyos Veysel Vardal İlkokul’una İngilizce öğretmeni olarak verilmiştir. Aslında bu okul, yıllar önce mezun olduğu okuldur. İstinye’den taşınmak durumunda olduğu için buraya gelmiştir. Okulda İngilizce öğretmenine ihtiyaç olmadığı için rehber öğretmeni olarak görevlendirilir. Okulda boş geçen derslere onun girmesi istenir. Türkçe ve İngilizce derslerine girmeye başlar.
Öğretmen olduktan sonra Kilyos’a yerleşmeye karar verir. Anne ve babasını da yanına alır. Yaza doğru babası rahatsızlanır. Ameliyat olmak için gittiği hastanede vefat eder. Acı haberi ona abisi verir. Babası için hazırlanan kabrin başına gelmişlerdir. Mezarın nasıl olduğunu merak eder. Mezara bakmak istediğini söyler ve kabrin içine girer. Mezarın içini adımlayıp elleriyle toprağa dokunur. Türlü düşüncelerle tekrar dışarıya çıkar. Kur’an okunup dualar edildikten sonra oradan ayrılırlar.
9 Haziran 1995 tarihinden itibaren o da evlidir. Eşiyle Üniversiteden tanışırlar. Eşinin arkadaşları ve ailesi eşini bu evlilikten vazgeçirmek için çeşitli telkinlerde bulunur. Fakat o hiç birini dinlemez. Çünkü onun için önemli olan fiziki görünüş değil, hayat amaçlarının aynı olmasıdır. Onların amacı Allah’ın onlardan razı olmasıdır. Doğru ya, bundan daha güzeli, bundan daha önemlisi var mıdır?
Yazar, “Sen eşini görmeden, beğenmeden nasıl evlendin?” sorusuna ise şöyle cevap verir: “Güzellikleri ancak gözle görülür zannetmek, yalnız görenlere has eksik bir değerlendirmedir.” Artık evlidir ve her planını iki kişilik yapmak zorundadır. Her ailede olduğu gibi onlar da ev işlerini paylaşırlar. Mesela Pazar alışverişini eşi yaparken, market alışverişini kendi yapar. Hatta eşi şöyle der: “Eşim, birçok görenin hanımına yardımcı olduğundan çok daha fazla bana yardımcı oluyor.”
1997 Mart’ında Saliha Nur isimli bir kızı, 1998 Ekim’inde Abdullah Sadık isimli bir oğlu ve 2002 Temmuz’unda doğmuş Şükrüye Zeynep adlı bir kızı olmak üzere üç çocuk babasıdır artık. Onlarla oyun oynar, hikaye anlatır ve elinden geldiği kadar ilgilenir. O, çocuklarını ihmal eden bir baba değildir.
Beyazay Derneği ile iletişimini koparmaz. Etkinliğini sürdürmeye devam eder. Bir taraftan öğretmenlik yaparken, bir taraftan da çeşitli radyolarda program yapar. O sadece görme engellidir. Ve “hiçbir şey yapamazmış” gibi davranılmasından hiç hoşnut değildir. Çünkü hayat görmekten ibaret değildir ki. Yaptıklarıyla da bize bunu ispatlar.
“Önemli olan kalbimizin, beynimizin, fikirlerimizin engelli olmamasıdır. Geri kalan her şey azimle, çabayla, kararlılıkla üstesinden gelebileceğimiz şeylerdir. Yeter ki isteyelim. Eminim bu hayat mücadelesini okuduktan sonra, siz de aynı fikirde olduğunuzu göreceksiniz. Engelleri biz koyarız, onları kaldıralım.”
BEN BİR GÖRMEZİM, ELİMDE BASTON
Benim için geceyle gündüzün farkı yok sandınız, öyle mi?
Nasıl olmaz geceyle gündüzün farkı dostlarım?
Gündüzlerde hareket vardır, insanlar çalışır,
Geceleri ise ben kendimi dinlerim,
Sessizliğin sesini,
Kabuğuna çekilen mahlukatla beraber.
Benim için rüya yoktur sandınız, öyle mi?
Nasıl olmaz rüya dostlarım, rüya nasıl olmaz?
Rüyayı yalnız görüntüdür mü sandınız?
Ellerimin dokunuşlarını,
Kulaklarımın işitişlerini,
Umutları, korkuları rüyada yaşarım ben,
Tıpkı uyanırkenki gibi,
Gözle görmeden bahar nasıl yaşanır öyle mi?
Nasıl yaşanmasın ki bahar dostlarım,
Çiçeklerin kokusu gözle mi görülür?
Kuşların cıvıltısı gözle mi işitilir?
Nisan yağmurunun zevkini gözle mi tadarsınız?
Siz, gözlerinizle mi hissedersiniz ferahlığı?
Rüzgara binmiş sevgileri,
Yürek hisseder dostlarım.
Yasemin IŞIK