- Kategori
- Anılar
Herkes Gider Hatıralar Kalır
Yaklaşık kırk yıl önce ayrıldığım sokağa adımımı atarken gözlerim pembe boyalı, ahşap pancurlu evi arıyor. İçimde, en derinlerden yavaş yavaş yükselen o tuhaf sancıya bir anlam veremiyorum… Hani, uzun yıllar görmediğiniz bir arkadaşınızla tesadüfen karşılaştığınızda yaşadığınızın sevinç mi, hayal kırıklığı mı olduğuna bir türlü karar veremezsiniz ya; o dünyalar güzeli kız/erkek çoktan kayıplara karışmıştır. Şimdi karşınızda yaşlılığa adım atmış, çoğu kez aşırı kilolu, çizgilerinin ardından bakan yorgun gözler vardır.
İnanmakta güçlük çekersiniz…
İçinizde bir yerler acır.
Yıllar çok acımasız davranmıştır ona. Ne güzelliği, ne inceliği, zarafeti kalmıştır. Sıcaklığını bile yitirmiştir içinizdeki duygular… Şimdi karşısında durduğum evin bizim evimiz olduğuna dair bir ipucu arıyorum… Bulamıyorum, tüm çabama rağmen!
Küçülmüş, küçücük kalmış… Yaşlı, çok yaşlı insanlar gibi ufalmış, çökmüş, tükenmiş… Pencerelerin ahşap panjurları ve o güzelim sokak kapısı kim bilir hangi kış üzerindeki emanet anılarla birlikte sobalarda yakılmış?
Soğuk, çirkin demir bir kapının önünde içimdeki sancı incecik bir sızıya dönüşüyor. Dibini görmediğim bir uçurum başında düşmek üzere hissediyorum kendimi. Tutunacak bir el arıyorum…
Aslında tutunmak istediğim, uzaklardan kahkahalarını işittiğim hayallerim!
Acımasızca gülüyorlar…
“Sen gittiğin gibi mi döndün?” dediklerini işitiyorum.
“Ama ben canlıyım!” diyorum.
“Evler de canlıdır,” diyorlar. “Geçen yıllar onların bedenini de yaşlandırır.”
İnanmaz gözlerle bakıyorum doğduğum eve.
Evimizi en son pembeye boyatmıştı babam. Umut pembesine! Şimdi yosun yeşili yüzüne geçmişin ağır, yapışkan sintine karası bulaşmış. Belli ki bizden sonra çok hor kullanılmış, çok acı çekmiş…
Birden sokak kapısının aralık olduğunu fark ediyorum. Davetsiz bir misafir gibi tedirgin giriyorum içeriye. Taşlık hala kırmızı Malta taşı döşeli. Etrafın sessizliği huzur veriyor içime. Hayallerimin kahkahaları duyulmuyor artık… Geçmişi yaşamama izin veriyor zaman ve fısıldıyor kulağıma: “Zaman artık sensin, dilediğin gibi yaşa!”
Sofaya açılan kapıdan giriyorum, her şey bıraktığım gibi… Kanepelerin örtüsü belli ki yeni yıkanmış, patiska perdeler sakız gibi bembeyaz. Bahçedeki büyük dut ağacının pencereye kadar uzanmış dalından iri bir dut koparıp atıyorum ağzıma. Çoktandır unuttuğum bir lezzet dağılıyor damağımda. Dutu dalından kopararak yemenin tadını özlemişim…
Yatak odasından geçip sandık odasına giriyorum. İşte o içini karıştırmaktan keyif aldığım ceviz sandık. Annemin çeyiz sandığı. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi kapağını açıp anıların içine karışıyorum.
İçinde annemden, anneannemden kalan danteller, örtüler arasında huzurla uyuyan anılar bir çocuk masumiyeti içinde bana gülümsüyorlar. İşli saten bohçalar içinde iyice eskimiş, ama atılmaya kıyılmayan, büyük bir sabır ve ince bir zevkle örülmüş, işlenmiş örtüler, yastık yüzleri, karyola takımları, beyaz iş patiska perdeler… Küçüklü büyüklü kutular içinde siyah beyaz çoğu solmuş resimler… Yılların ne çabuk akıp gittiğini düşünürken, sandığın doğal kokusuyla karışan naftalin, beyaz sabun ve lavanta üçlüsünün beni alıp götürmesine itirazım olmuyor. Çocukluk yıllarıma, o en saf, en masum yıllarıma dönüyorum.
Özenle katlanmış pembe saten yatak örtüsünün altında, çocukken her fırsatta gizlice giydiğim annemin dolgu topuklu yeşil kadife terliklerini görünce define bulmuşcasına seviniyorum. Bir gün yine gizlice giymiş evin içinde dolaşırken ayağım takılıp düşmüş ve bileğimi incitmiştim. Çok canımın yandığını gizlesem de şişen ayağım beni ele vermişti… O günden sonra annem o terlikleri bir daha hiç giymemiş, giymediği gibi ortadan da kaldırmıştı.
İşte buradaydılar şimdi. Usulca alıp bir ritüeli yerine getiriyormuşcasına giyiyorum. Ve kadifenin yumuşaklığından yayılan o eski zaman kokusuyla içimde bir yerlerin titrediğini hissediyorum. Sonra hep yaptığım gibi, terliklerin beni ne kadar büyüttüğünü görmek için sofaya geçip büyük aynada kendime bakarken o hiç unutmadığım tatlı sert bir ses “Düşeceksin!” diye sesleniyor…
Bu ses babam!
Sofadaki büyük büfenin yanındaki hasır koltukta oturuyor. Elindeki gazeteyi özenle katlayıp gözlüklerinin üzerinden endişe ile bana bakıyor:
“Hadi çıkar ayağından o terlikleri, onlar senin için fazla büyük!”
Birden yakalandığım için utanıyorum. Terlikleri çıkarıp babama koşuyorum. Beni kucağına alıyor ve her zaman yaptığı gibi saçlarımdan kokluyor…
“Giyme annenin terliklerini,” diyor. “Sonra düşüyorsun, canın yanıyor!”
“Ne kadar büyüdüğümü görmek istiyorum!” diyorum utanarak.
“Acele etme!” diyor kulağıma eğilerek… “Büyüdüğünde çocuk kalmak isteyeceksin…”
Ne demek istediğini anlamıyorum. O kocaman geniş gülümseyişiyle bakıyor yüzüme, “Zamanı gelince” diyor.
Zamanı öyle çabuk geliyor ki, acele etmenin anlamsızlığını birdenbire öğreniveriyoruz. Hele sevdiklerimizi kaybettiğimizde büyüdüğümüze bile sevinemiyoruz. Büyümek, yalnızlaşmak bir anlamda. Ve de sevgisiz, şefkatsiz kalmak. Oysa insan her yaşta sevilmek istiyor...
(Devam edecek)