- Kategori
- Öykü
İflah / hasta
Bana kendini muayene ettirmeye çalışıyordu. Terslik, bir belediye otobüsündeydik. İçerisi zaten cendere gibi. "Sırası mı be adam?" diyeceğim ama sırasıymış. "Ya dur bak burda olmaz!" diyorum. Kendi etrafımda zor da olsa yarım bir tur atıyorum. Tutacağı tekrar tutuyorum. Aklımca atlatmaya çalışıyorum onu. Bizimki bu sefer diğer hoparlörden fırlıyor...Yine önümde, yine kulağımın dibinde. "İstemiyorum seni" dersem olmaz. Alınacağından değil, etik olarak bana uymadığından. Yoksa alınırsa alınsın yani, bana mı sordu hoyratça hastalanırken? Neyse, oradan kaçmak imkansız işte. Bir kapan resmen. İşe de nerden baksan beş dakika var. Bitmez bu beş dakika...Ne Bach kaldı ne Çaykovski zaten!
Hani bir gün olsun dediklerimi uygulasa, ilaçlarını düzgün kullansa keşke? Yok. O hep kafasına göre gider.
"İlaç neymiş, ben kimmişim de? Bilmem ne, bilmem ne vesaire. E kardeşim ben sana 'aklın yolu bir' diyorum. Başka hekimlere de gitsen sana hemen hemen aynısını söyleyecekler. Sen bir kere olsun bir sözümü dinlesene! E sen beni dinleme, ondan sonra ağrıların sızıların artınca yine yakama yapış çarşıda, işte, otobüste. Haksız mıyım yani kaçmakta sen söyle? Ben mecbur muyum senle uğraşmaya zırt pırt? Babamın oğlu musun ya? Hiç de değil... Belki...Aslında biraz öyle. Çünkü...Çünkü ne de olsa "Ata" yadigarısın. Emanetsin bana. Öyle bir bağımız var senle." diye söylene söylene başladım işe.
Bu halde "cık cık" larken ben, yine değişik yönlerden garip garip bakan bir kaç insanı da hissettim. Bir tanesi bir "kontra cık cık" yapsa yemin olsun dönüp diyeceğim ki "dön de kendi işine bak kardeşim." Öyle olacağını tahmin ediyorum amma ve lakin hiç dönüp bir de onlarla uğraşamam. Otobüste rezillik çıkarıp elime ne geçecek işe gecikmekten başka, baş ağrısından başka? Hiç.
Anlam veremediğim ise; o, bu yığını nasıl olup da aşabilip, nasıl olup da yakama yapışabiliyor. Daha kötüsü nasıl oluyor da bu an için tek ezilmeyen, suyun üstündeki tek organım olan başımı hiç acımadan, insafsızca kanıttırabiliyor? Bu beni her defasında ürkütüyor. Artık tek ürktüğüm nokta bu. Başımınsa, bu baş denizinde kah batıp kah çıkarken ağzına, burnuna soğan kaçıyor. Terle karışık bir soğan. Oldum olası ağzımı kapatırım bu durumlarda. Ne girecekse burnumdan girsin, ağzımdan değil. Kusarım yoksa.
Mis gibi duş alarak, tertemiz üst başla çıktığım evden, bu şekilde kan ter içinde günün startına ulaşmam; hiç adil değil. Bir safır yenik başlamak gibi maça. Aynı onun kaderi gibi.
"Efendim?"
Lafı uzatmanın kaçmanın tek sağlayacağı şey; oksijeni ve sinir tellerini daha da azaltmak olacak. "Gel buraya başımın belası, gel." diye onu yaklaştırdım kendime iyice.
Yüzü kırış kırış, çökmüş, bitap düşmüş bu delikanlının yaşını soracak olursak; doksanına fazla birşey kalmamış. Ne güzel... Peki, bu yaştaki bir çocuk böyle mi olmalı? Yaşını insan yaşına çevirirsek eğer; karekökünü alıp, iki ile çarpmamız lazım. Ne eder o zaman? Doksanın karekökü dokuz buçuk..çarpı iki...on dokuz! Ya...işte! Yazık değil mi ya? On dokuz yaşında bir delikanlı eriyip gidiyor. Kimse de bir şey yapamıyor. Yazık gerçekten yazık...Neden 'yazık' hocam? Ona gerçekten yazık ki şu halinden en çok kendi sorumlu. 'Bu hastalıkların etkenleri neler olabilir?' diye sorardı şimdi bir stajer olsaydı. O zaman hastanın geçmişini anlatmak benim için çok kolay olurdu. Otomatiğe bile bağlayabilirm anlatırken...
Evet o, zor şartlarda büyüdü. Düşmanlarının gölgesinde ve yetim büyüdü. Yatalak babasını elleriyle öldürmek zorunda kaldı hatta. Çok çileler çekti. Tamam. Hepsini biliyorum. Kolay değil bunları yaşamak. Ama yine de bütün bunlar şimdiki gittiği yol için bahane olamazlar ki?
"Ah be koçum, işte bütün bunlardan bir ders çıkarsana! Şu yaşadıklarından yani. Bunların seni daha çok kamçılaması lazım. Daha azimkar olmalısın! İntikam ateşiyle yan tutuş demiyorum ama şunu diyeyim; geçmişte yaşadığın bu olaylar senin geleceğini daha anlamlı kılmalı." diyerek aynı nasihatın belki de iki yüz on üçüncü tekrarını yapmış oldum.
"Paket cebinden düşmüyor? Hani bırakacaktın?" diye de ilk dürtüşlere başladım.
"Artık daha hafifini içiyorum. Bu daha az zararlı." diye ağzının yarısıyla gülerek cevap verdi.
"Oğlum, sigaranın az zararlısı mı olurmuş? Hepsi zarlıdır. Üretici sizin gibileri kandırıyor bunlarla"
"Yok efendim, bakın bu yeni içtiğim; Statüko Süper Lights..."
"Eee?"
"Süper Light olunca katran ve nikotin oranı 0, 2 mg oluyor hocam, bakın" diye zamane sigara paketlerinin yan yüzeyini göstererek benden bir miktar haklılık payesi almak istiyordu. Ama ben vermedim.
"Yavrum, senin o dediğin; içim sertliğiyle alakalı bir şey. Zarar, yine zarar sana. Katran, yine katran sana ."
"Ama hocam 0, 2 işte. Önceden Captain Şovenizm içerdim mesela. O çok ağırdı."
"Sigaranın ismine bak! Ne komik! Vay Kaptan vay seni! Oğlum ne anlıyorsun şu zıkkımı içine çekmekten? Bırak içme artık. Bak ciğerine işledi artık bu kanser. Can evine kadar gidecek böyle giderse. Ondan sonra ciğerlerini söksek bile kurtaramayacağız seni."
Akciğerlerinde bronkojenik kürtsinom diye bir tümör vardı. Aslına bakılırsa onda doğuştan gelen iyi huylu bir tümördü bu. Bu sigara illeti olmasaydı belki de tedavimize yanıt da alabilecektik. Ama olmadı, inat etti, dinlemedi. Tümör yayılarak ve yerleşerek akut duruma ulaştı... Son zamanlarda her yeni biyopsi sonucu, umudum daha da kırılmakta.
Bunalıyorum hareket edemiyorum. Bu otobüsler neden böyle kalabalık olmak zorunda sabahları? Nerden geldiği belli olmayan bu soğan ise acı değil, ekşi. Bu soğan başkalaşmış. Katlanamıyorum ona bu yüzden. Ferahta olsam kaçar kurtulurdum ondan. Alışamadım arkadaş! Kadavralara, gaitalara alıştım buna alışamadım. Hiç birşey bunun kadar iğrenç değil. Ekşiliğin bile yüz karası bu. Oysa ki bir limon olsa böyle mi olurdu? Tertemiz limonun ekşiliği bambaşka. İnsanı ferahlatıyor. O değil de, şöyle buz gibi bir balon oksijen için nelerimi vermezdim şimdi.
Kolum, kolumu kımıldatamıyorum. Ve onun şu anki yerinden memnun değilim. Azıcık dönebilse de bana yeter, azıcık. Ama inadına daha da sıkışıyor. Umursamasam? Olur mu acaba? Ama biliyorum ki kullanımı bende değil ama acı çekmesi bende şu an. Bu daha da katlanılmaz. Bari patlasam şuracıkta. Yakın etrafımdakiler de camlardan pörtleseler umrumda değil. Yükselmek istiyorum, boğuluyorum çünkü. İtme be adam, itme.
Ve en sonunda kafaların üstünden bir evin balkonunu görebiliyorum. Bu bir kurtuluş mu? O berrak balkonda soğuk su akıntılarında oynaşırmış gibi dalgalanırken görüyorum bir-iki parça elbiseyi... Sabah rüzgarı şehrin ortasında bile ne kadar ferah! O çamaşırların yerinde ben olsaydım keşke.
"Ne anlıyorsun şu zıkkımlardan" diye hınçla yüklendim tekrar.
"Hocam, lütfen biraz bana da hak ver. Ya moral oluyo bana bir kere bu. Canımın sıkıntısını ancak böyle aşabiliyorum. Acılarımı dizginliyor hocam. Şaha kalkamıyorlar. Unutabiliyorum"
"Ama geçici bir süre?"
"Geçici meçici, işe yarıyor ya ona bak. Efkarımı bu dumanlarla dağıtıyorum desem yeridir. Hem, bir sigaram var zaten ona da karışıyorsun... Her seferinde ilk başta yaptığın şey bu. Yaz ilacımı da gideyim. Anca giderim eczaneye"
"Yavrum, evladım. İçmesene şunları.İçme ya. Anlamıyor musun? Öleceksin. Gebereceksin. Üstelik ciğerlerin yırtıla yırtıla, kan kusa kusa olacak bu." diye hiddetle elimi kaldırmışım. Sağ dibimdeki memur emeklisi görünümlü amca tuhaf tuhaf bana baktı bu anda. Meğersem kaldırdığım elim sıkışıklıkta bir tarafına takılmış. "Pardon" diyerek hemen indirdim elimi. Bir şey demedi. Tam o sırada arkamdan pis kılıklı bir adam enseme doğru geyirdi. Ancak o "Pardon" demedi. Ah evet, soğancı belli oldu bu arada. Dönüp iki çift laf söylesem mi? Boşver. Ama? Ya boşver. Allah'ından bulsun.
Ben bizimkine döndüm devam ettim. "Bir sigaran var, ona da karışmayayım mı? Vay vay? Emin misin sadece 'bir sigara' nın olduğuna? Eşsiz fondiplerin ne olacak?"
"Ooo, bak hocam. Alacaksın bir yetmişlik Yoz. Mezen de olacak yanında...Terasta akşam üstü...Tam herkesin işten döndüğü saat... Rüzgar soğumaya başlamışken. Çakacaksın sek. Çakacaksın sek."
"Çok iyi yavrum... 'Adam Sen De' vardı bir de?"
"Ha, evet. Adam Sen De vardı, Hortum Walker vardı. Unutulur mu onların tadı ya! Viskilerin yeri ayrıdır. Ama artık viski içebilmek benim için bir rüya. Cepte para olması lazım. Hey gidi hey. O şaaşalı zamanlarda nasıl da götürürdüm. Sabaha kadar beş şişe. Artık bütün varlığım tedavi masraflarına gidiyor. Ya para olsa da, mecal mi kaldı bizde o zamanlardaki gibi. Hey gidi be. " diye salakça üzülüverdi.
"Dengen, feleğin şaştı bu fışkılardan zaten. İçme, zıkkımlanma artık."
"..."
Bakışlarını çevirdi başka tarafa...Elini karnına götürür gibi oldu sanki. Mide hazımsızlığı vardı ayrıca onun. Yıllardır çekiyordu bu sıkıntıyı. Sıkıntı; kendi bünyesine ait olan 'türban' maddesini sindirememesinden kaynaklanıyordu.
"Bu zararlı alışkanlıklar yüzünden mide asidin özelliğini yitirdi. Normalde bir kemiği bile sindirmesi gereken Hcl sende bir bez parçasını bile sindiremiyor. Normal mi sence? Bu asit, her sağlıklı devlette; kıl, tüy, tırnak gibi kabul görmesi imkansız keratinler dışında her şeyi hazmeder, sindirir.Çok güçlü bir asittir normalde"
"..." Cevap yoktu yine ondan. İdrak edemiyordu, cahildi.
"Sen de maalesef en küçük sorunlar bile büyüyüp dağ gibi dertlere dönüşüyor. Di mi ?"
Tam bu sırada emekli amcanın isitkametinde bir boşluk açıldı. Fırsat bu fırsat diyip hemen akıverdim o boşluğa. Böylece kapıya da yakınlaşmış oluyordum. O ise sempatik bir spiker olarak sabah haberlerini okumaya devam ediyordu bana manşetlerden. Artık bana değil, Benim terkettim boşluğu doldurana. Sıra onda. Yeter, dört buçuk dakka yeter bana. Fırastını bulmuş ve kaçmıştım şimdi. Yüzümde sinsice gülümseme istem dışı oluyor. Kimse gücenmesin. Ve ayrılık zamanı geldi çattı. Vah vah çok üzüldüm. Onun da sesinde yalancıktan bir neşelenme var zaten. "Günaydınlar Canım Türkiye'm" diye megafona sarılarak pazartesi sabahının insanlarını canlandırmaya çalışıyordu. Ben düğmeye bastım. "Duracak" lambasının yandığını da gördüm hatta. Olay bitmiştir artık. O yine konuşmaya devam ediyor. Benim yerime geçen adam şimdiden terlemiştir bile. Yazık ona. Ama bana da yazık. Di mi?
"Hayvancılık ölüyor" diye bağırdı. Kapı açıldı. Yaka paça inerken merdivenleri, ben de ona bağırdım "yemleri ucuzlaaaaat".
Aptal çocuk. Sen her akşam Yoz'u fondiplersen -bir de 'sek' yani- olacağı budur. Ondan sonra köylün köylülük yapmak istemez. Gelir şehre köle olur asgari ücret karşılığında, elin adamının fabrikasında.
Neyse kurtuldum. Evet, yine karşımda kocaman devletin hastanesi. Kalabalık burda da devam ediyor. Ya sağlığına hiç dikkat etmeyen isnan yığınları, yığılıyorlar binaya. Az biraz da hastalık hastaları var aralarında. Yığılsınlar bakalım. Bina yine her zamankinden ürkütücü. Ayaklarım geri geri gidiyor, kahretsin. Bir isitkbal böyle mi bitmeliydi. Şu dükkandaki adam ne kadar şanslı. Önündeki şeyleri lehimleyip duruyor. Ne arayan var soran! Şunu tamir et. Kaç para? Şu kadar. Bitti. Akşam oldu. Kapat git dükkanı. Var mı senden kralı? İşte yeşil yandı. Yürümek zorundayım.