- Kategori
- Felsefe
İmlasız

Yalan.
İnanma ceketim inanma, kuşlar bu yalanı her bahar söyler. Benim mahremi esrarım sensin. İnanma ceketim, inanma. Anlatmak isteyip toparlayamadığım, ifade edip elime yüzüme bulaştırdığım, söylemek istediklerimin tam da karşısında anlamlar bulan sözcükler. En ağırı belki de bilmemek. Hayatın bilincine ulaşıp geçmişi, anı ve geleceği algılama yetisine erişebilen birkaç öldürülesi insan taşır bu bilememenin sancısını ömürleri süresince. Yine kelimeler uçuşuyor havada, toparlayıp harflerle vücuda kavuşmaları yorucu, yılgınlık verici bir hal alıyor gittikçe.
Uzak.
Mahrum kaldığımız, daha doğrusu mahrum bırakıldığımız şeyler için, biz insanlar, hep üçüncü şahısları suçluyoruz. Günahlarımız için semiz keçiler arıyoruz. Aynalara anlatıyor gibi başkalarına anlatıyoruz soruları, sorgulamaları, anlamsızlıkları. Geçmişi silip yok etmek istiyoruz, bizi var edenin geçmişimiz olduğunu umursamadan. Anıları ve yargıları biriktiriyoruz üstelik. Taştan kaleler içinde kilitli odalarda mühürlü sandıklarda saklıyoruz korkularımızı. Bir koleksiyoner edasıyla sunuyoruz bütün bunları, gereksiz zavallı insan müsveddelerine. Üstelik bunu mutluluğu bulmada mum ışığı yerine kullanmaya cüret ediyoruz. Sonra gözyaşlarıyla bakıyoruz dünyaya, nasıl oldu mutsuzluğum diye hayıflanarak. Uzaklarda bıraktığımız, bırakıldığımız şeyler için aynalara bakmaya korkuyoruz, suçlunun biz olabileceği korkusuyla.
İmlasız.
Ayağı kayan bir çocuk kadar şaşkınım. Bilemedim düz yolda yürümenin imlasını. Kanayan dizlerime bakıp da ağlamayı öğrenemediğim gibi. Sevgilisi değildim kadınlarımın, bir papağan tüneğiydim belki. Ama birkaç sözcük öğrendiysem, kadınlardan öğrendim. Yine de bilemedim sevgilim diyebilmeyi. Büyülendim ama büyüyemedim. Aklım ermedi aynalara ve suya. Yüzümü gösterip, kalbimi neden gizlediklerini öğrenemedim. Şaşkınım, cahilim ben bu dünyada.
ATelli
Sevgiyle.
Tekiner® - 10012004
İnanma ceketim inanma, kuşlar bu yalanı her bahar söyler. Benim mahremi esrarım sensin. İnanma ceketim, inanma. Anlatmak isteyip toparlayamadığım, ifade edip elime yüzüme bulaştırdığım, söylemek istediklerimin tam da karşısında anlamlar bulan sözcükler. En ağırı belki de bilmemek. Hayatın bilincine ulaşıp geçmişi, anı ve geleceği algılama yetisine erişebilen birkaç öldürülesi insan taşır bu bilememenin sancısını ömürleri süresince. Yine kelimeler uçuşuyor havada, toparlayıp harflerle vücuda kavuşmaları yorucu, yılgınlık verici bir hal alıyor gittikçe.
Uzak.
Mahrum kaldığımız, daha doğrusu mahrum bırakıldığımız şeyler için, biz insanlar, hep üçüncü şahısları suçluyoruz. Günahlarımız için semiz keçiler arıyoruz. Aynalara anlatıyor gibi başkalarına anlatıyoruz soruları, sorgulamaları, anlamsızlıkları. Geçmişi silip yok etmek istiyoruz, bizi var edenin geçmişimiz olduğunu umursamadan. Anıları ve yargıları biriktiriyoruz üstelik. Taştan kaleler içinde kilitli odalarda mühürlü sandıklarda saklıyoruz korkularımızı. Bir koleksiyoner edasıyla sunuyoruz bütün bunları, gereksiz zavallı insan müsveddelerine. Üstelik bunu mutluluğu bulmada mum ışığı yerine kullanmaya cüret ediyoruz. Sonra gözyaşlarıyla bakıyoruz dünyaya, nasıl oldu mutsuzluğum diye hayıflanarak. Uzaklarda bıraktığımız, bırakıldığımız şeyler için aynalara bakmaya korkuyoruz, suçlunun biz olabileceği korkusuyla.
İmlasız.
Ayağı kayan bir çocuk kadar şaşkınım. Bilemedim düz yolda yürümenin imlasını. Kanayan dizlerime bakıp da ağlamayı öğrenemediğim gibi. Sevgilisi değildim kadınlarımın, bir papağan tüneğiydim belki. Ama birkaç sözcük öğrendiysem, kadınlardan öğrendim. Yine de bilemedim sevgilim diyebilmeyi. Büyülendim ama büyüyemedim. Aklım ermedi aynalara ve suya. Yüzümü gösterip, kalbimi neden gizlediklerini öğrenemedim. Şaşkınım, cahilim ben bu dünyada.
ATelli
Sevgiyle.
Tekiner® - 10012004