Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ekim '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
68
 

İşlerimizde evlatlarımızda başka şeylerde kaybolmak

İşlerimizde evlatlarımızda başka şeylerde kaybolmak
 

Şakir Sabancıoğlu, ufkumuzu genişleten bir saraç.


Manisa Medya TV’yi zaman zaman izliyorum. Programlarını beğeniyorum.

Bu ara gittikçe yok olan meslekleri konu edinen belgeseller yayınlıyor. Geçen haftaların birinde ellili yaşlarında bir saraçtı program konuğu.

İçtenlikle ve anılarıyla konuşan bu insan artık işi bitmiş olan mesleği ahir ömründe götürmeye çalışırken doğal olarak geçim sıkıntısı da çekiyordu. Artık kimse atına, eşeğine, katırına palan, eyer, koşum, havut, hamut yaptırmıyordu. Büyük işler bitmişti. Ufakları da karın doyurmuyordu. Her güzel yürekli ileri yaşlı meslek erbabı gibi anılarını anlatıyordu belgesel yapımcısına. Taşıtlarda emniyet kemeri zorunlu olunca sanayiye gidip nasıl kemer tokası yaptırdığını, bir süre nasıl güzel bir para kazandığını anlatınca gözleri parlıyordu. Ancak artık hepsi gerilerde kalmıştı. Şimdi kamışları kesip, birleştiriyor, eyer ya da onun gibi bir şey yapıyordu. Siftahsız eve gittiği zamanlar vardı ve doğal olarak gücüne gidiyordu.

Bu haftanın konuğu da bir terziydi. Adı Soner olan bu meslek erbabı yine altmışını aşmış biriydi. Dükkânının bir köşesini kuş yurdu yapmıştı. Çeşitli cinslerden kuşlar koymuştu kafeslere. Duruma göre günde on sekiz saat dükkânda kalmış olduğunu söylüyordu. Hem kadın, hem erkek terzisiydi. Dükkânındaki makinelerin bazıları kırk yıllıktı. Üzerine oturduğu ve bir türlü vazgeçemediği sandalyesi de kırk yıllıktı. 

İşlerin ciddi olarak düştüğünü, kendi evlatlarını da bu işe sokmadığını da ekliyordu sözlerine. “Tatil falan bilmem. Bu dükkândan dışarı çıkmam, bu kuşlar da beni dükkânı bırakıp gitmekten alıkoyar. Kahve falan da bilmem. Arkadaşlar falan gelir. Otururuz. Benim bütün dünyam bu dükkân. Ömrüm bu dükkânda geçti” sözleriyle yaşamının ayrıntılarını dile getiriyordu. 

Bir gün yeni kazılmış bir mezarın yanından geçerken arkadaşının “iyisi mi hazır mezar bulmuşken gir içine yat, nasıl olsa bu dükkânda çürüyorsun” dediğini söylüyordu yüzünde acı bir gülümsemeyle.

İşi hayatı olmuştu. Dışarılarda dolaşmak, bir yerlere gitmek, eski hobileri olan balıkçılık ya da başka şeyleri yapmak artık bitmişti. “Şimdi artık canım da istemiyor” diyordu.

Artık canı istemiyordu. Dükkândaki resimlerinden anlaşılan gençliğinden beri pala olan bıyıkları ile bu dükkânda yaşlanmış, kilo almış, ağırlaşmıştı. Yüzünde yaşanmış zamanların çizgileri vardı. Yüzünde sıcak, samimi, hakşinas olduğunun izleri vardı.

Terzi söküğünü dikemez atasözü gündem olunca da gülüyor, o konuda eşinden yardım aldığını ekliyordu.

O belgeselleri düşünürken aklıma aynı kurumda bir süre birlikte çalıştığımız, iyi yürekli, dürüst insan Mustafa Bey geldi.

Emekli olduktan sonra evlenen Mustafa Bey çok sevdiği ressamlığı, diğer ilgi alanlarını kapının dışına bırakmış kızı Ezel’i yetiştirmeyi kendine görev edinmişti. Gecesi gündüzü Ezel’di artık. Ona gerçek dünyayı tanıtmak, onda farklı konularda farkındalıklar oluşturmak; onu bir an önce gelecekte yüzleşeceği dünyaya hazırlamak; eğitimini en iyi bir şekilde gerçekleştirmek için çırpınıp duruyordu.

O da evladında kaybolmuştu. Onun bütün dünyası da kızı olmuştu.

Yukarıda sözü geçen insanlar gibi milyonlarcasının dünyamızda yaşadıklarını düşündüm. İşlerinde, eşlerinde, evlatlarında, meraklarında, bağımlı oldukları şeylerde kaybolmuş sayısız insan var. Gerçek ya da sanal bir aşkta kaybolanlar, kâğıt, taş ve bilgisayar, şans oyunlarında kaybolanlar, spor, sinema, sosyal medya meraklarında kaybolanlar onların sadece bir kısmı.

Onları düşününce çıkarılacak ve sayılarının kat be kat üstünde de dersler var diye geçti aklımdan.

Sonra çok sayıda başka insanın da gerçekte gündelik gereksinimlerini karşılayabilecek kadar paraları olduğu halde “daha fazlası, daha fazlası” diyerek para peşinde kaybolduklarını da gözden kaçırmamalı dedi bir kuş aklıma girip. O insanlar belki de bundan sonra kazanacakları parayı asla kullanamayacaklar ya da daha fazlasını kazanmaya çalışırken ellerindekinin bir kısmını ya da tamamını kaybedecekler.

Sonra o kuş bir iki cümle daha ekledi dediklerine.

Yukarıda anlatılan saracın, terzinin ve diğer orta ve alt gelir grubundaki insanların yaşamlarını sürdürmeye çalışırken dünyanın tatile çıkmak gibi kimi nimetlerini kendilerinden esirgemiş olmalarının bize garip görünebileceğini; buna karşılık gereğinden fazla paraları varken büyük bir hırsla daha fazlasını kovalayanların hallerini de garip bir şekilde doğal bulabileceğimizi söyledi. Biz orta ve alt gelir grubundaki insanlar onlar kadar paramız olmadığı için belli bir yerde dururduk ve gereğinden fazla zengin insanlar için bile para kovalamanın haklı bir şey olduğu yanılsamasını yaşardık. Oysa bizim için çok önemli olan para onlar için artık yaşamsal önem taşımıyordu ve asla harcamayacakları, harcayamayacakları paraları kazanmak için çabalamaları da belki yalnızca bir alışkanlıktan ibaretti. Bunu anlamakta güçlük çekerdik.

Öte yandan bu dünyada para kazanmaktan çok daha önemli ve paralıyken rahatlıkla yapılabilecek sayısız güzel ve yaşanası şey vardı. O fazla parayı kovalarken bu güzel şeyleri kaçıranlar, görmeyenler, yaşamayanlar da o noktada yanlış yaparlardı.

Yaşadığımız dünyada siyahlar kadar beyazların yanında doğrular kadar yanlışlar da vardı.

Kuş çok haklıydı. 

 

 

25.10.2015

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 287
Toplam yorum
: 236
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 236
Kayıt tarihi
: 21.06.14
 
 

Yaşadığımız evrenin oldukça zengin bir yer olduğunun farkındayım.  Bu zenginliğin çok az bir kısm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster