- Kategori
- Gezi - Tatil
İstanbul mu, Ankara mı?

Yahya Kemal'e sormuşlar, Ankara’nın en çok neyini seversin diye. İstanbul’a dönüşünü demiş. Ben İstanbul’dan Ankara’ya dönüşü daha çok seviyorum çoğu zaman, en azından seviyordum diyeyim. İstanbul karmaşa ve telaşından, Ankara’ya dönüş, tabi bir Ankaralı olduğum da düşünüldüğünde güvenlikli, yumuşak ve sıcacık bir ana kucağı gibi.
İstanbul’dan dönerken Ankara’ya tam girişte, seyahat etmeyi çok seven ama nereye gidersem gideyim bir süre sonra ‘eve’ dönmeyi özleyen benim gibi bir insan ne hisseder? Tanıdığı, sevdiği biri tarafından şefkatle sarıp sarmalandığını...
Memur çocuğu olarak, İstanbul’a hep temkinli yaklaştım. Korkuya benzer bir endişeyle.. İnsanları tanıdık bildik değildi, hatta her yerden her türlü insan önünüze çıkabilirdi. Bu insanlar, bir yerden bir yere şehirlerarası yolculuk yapar saatler süren otobüslere binerlerdi. Metroda yürüyen merdivenlerde hep sağda koşturarak sıralanır, daha da telaşlılar soldan hızlı hızlı çıkarlar, hafif sola kaymış olanlara söylenirlerdi. Trafikte arabalar öyle bir kavga içindeydiler ki, yol vermemek iyi şoförlüğün en büyük kanıtı olsa gerekti. Aklın almayacağı kadar zenginlik ve yoksulluk şaşılacak derecede kafa kafaya vermişti. Çok hızlı akan koca ve ateş pahası bir şehirdi bu. Hırslıydı, kızgındı, yorucuydu, haindi...
Oysa bu sefer gittiğimde, ona karşı karışık duygular içinde kaldım. Alışıyorum sanırım o korkutucu güzelliğine ve tutkulu kişiliğine... İstanbul’lu bir arkadaşımla, yıllar önce İstanbul akşamında hafif bir rüzgar yüzümüzü okşarken yürüyorduk. İstanbul’u ilk görüşümdü sanırım. Tarif edilemez bir huzur vardı üzerimizde, Ankara’daki yürüyüşlerimizde hiç olmayan. ‘Nasıl bir şehir bu?’ demiştim ona öylesine bir yanıt beklemeden. ‘Pınar, İstanbul’da iki yıl kalsan seni büyüler, aşık ederdi kendine. Kopamazdın ondan. Nereye gidersen git, özlersin onu.’ demişti.
İstanbul’a her gelişimde yaptığım gibi Dolmabahçe’nin orada denize karşı çay içmeye gittim yine bu sefer. Çayın bayat, acı ve kokuyor olması beni hiç etkilemiyordu. Denize bu kadar hasret yaşarken, ona kendimi mümkün olduğunca yakın hissediyordum burada. Martılar, geniş kanatlı, masum bakışlı beyaz martılar uçuşuyorlardı vapurların peşinde ve Kız Kulesi bana bakıyordu. Hava akşama dönerken, gece mavisi denizin getirdiği rüzgar sertçe beni sarsıyordu sanki ve yıllar önceki ilk İstanbul gezimde arkadaşımın sözleri aklıma geliyordu ‘İstanbul büyüler insanı...’ Büyüleniyordum, hissediyordum bunu.
İstanbul tutkuydu, kırmızı şarap gibi yıllandıkça güzelleşmiş cazibeli bir hatundu; karşı konulamıyordu. Geçmiş ve tarih vardı onda; sonuna kadar yaşanmışlık kokan bir şehirdi bu. Evet, hala korkutucuydu benim için; ama bu korku tutkulu bir aşkla bağlı olunan birinin baş döndürücü güzelliğinden duyulan korku gibiydi.
Ankara’ya dönerken, güvenli ve sıcak evime dönmüş gibi hissettim yine; ama sevgilim İstanbul’u özleyerek.
Blog Foto: Ara Güler