- Kategori
- Atletizm
Kadının sporda aşağılanması

8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. Bir günlük de olsa, kadınlar gündeme geliyor, sorunları tartışılıyor, ne istediklerine kulak kabartılıyor. Spor arenasında mücadelelerini sürdüren kadın sporcuların da spor emekçileri olduğu gerçeğini gözardı etmemek gerekiyor. Hem de kadının en zor girdiği, varolma mücadelesi sürdürdüğü alanlardan biri spor. Hayatın bütün alanlarında önlerine çekilen duvarlar, sporun en üst ve ideal noktası olan olimpiyatlar da bile kendisini gösterdi. İlki 1896’da Atina’da yapılan oyunlardan tam 24 yıl sonra, kadınlar ilk kez 1920 Anvers (Belçika) oyunlarında 78 sporcu ile yarışma şansı bulmuşlar. Modern oyunların babası sayılan, Baron De Coubertin 1912'de: “Olimpiyat oyunları erkeklere ayrılmalı ve kadın sporcuların görünüşlerinin korkutucu olduğu düşüncesi vurgulanmalıdır.” lafını ettikten çok zaman sonra bu sefer de, sporda kadının fiziksel özelliği ön plana çıkarılmıştır. Özünde iki yaklaşım da sakat bir bakışın ürünü. Kadının sportif yönü ile ilgili değil, vücudu ile endeksli bir kamuoyu yaratılması, özünde emek sahnesi ne kadar değişirse değişsin, egemen zihniyetlerin gözünde cinsel bir obje olarak algılanmalarından kaynaklanmaktadır. Bir kadın sporcunun bu imajı kırabilmesinin tek şansı vardır, zirveye çıkmak. Obje-zirve ikilemine oturabilecek en iyi örnek, sanırım Süreyya Ayhan olur.
1978’de Çankırı’da dünyaya gelen Süreyya Ayhan, çocukluğundan itibaren hep koşmaya başladı. Liseyi bitirdikten sonra Sütçü İmam Üniversitesi, Spor Akademisine kayıt yaparak koşmaya devam etti. Dereceleri yavaş yavaş dikkat çekmeye başladı. Atletizm dünyasından uzak bir ülkenin evladı olarak, başarıları ortaya çıktıkça, yaşadığı ilişkide ona paralel deşifre edilmeye başlanıldı. Eşinden ayrı yaşayan atletizm hocası Yücel Kop ile yaşadığı aşk, medyaya aylarca konu oldu. Sevgilisi Yücel Kop, sübyancılıktan tutunda, ahlaksızlığa kadar bir sürü suçlamaya maruz kaldı ve hepsinde Süreyya sevgilisinin arkasında durdu. Erkek öykülerinde alıştığımızın tersine, kadın sevgilisine sahip çıkıyordu. İşler bununla sınırlı kalmadı, memleket meselesi halini aldı. Öyle ki 2002 yılında TBMM’de bu durum soru önergesine dönüştürüldü. Bütün bu hengame içinde Süreyya artık bir dünya atleti olmuş, medyanın tartışmaları da son bulmuştu. 1500 metrede, 2000 Sidney Oyunlarında yarı final, 2001 Dünya Atletizm Şampiyonasında final ve nihayetinde 2003 Paris Dünya Şampiyonasında kazanılan gümüş madalya. Tarihinde 1948 Londra Olimpiyatlarında, 3 adım atlamada Ruhi Sarıalp ile kazanılan üçüncülük dışında kayda değer bir başarısı olmayan Türkiye, kazanılan dünya ikinciliğinden dolayı Süreyya Ayhan’ı linç etme iki yüzlülüğüne girişti. Kendi kendine atlet olan, devletin hiçbir katkısını almayan Anadolulu bir kızın, sevgilisi ile birlikte verdikleri emeklerden dolayı elde ettikleri bu başarıdan dolayı hesap vereceklerini kendileri de düşünmemişlerdi. Yoğun linç kampanyalarından sonra Yücel Kop yapmak zorunda olduğu açıklamada, Süreyya’nın regl olduğunu belirtmek zorunda kalmıştı. Bir kadının regl olması hayasızca masaya yatırıldı. Regl olmasa, bayrak dalgalanacak, istiklal marşı okunacak, huşu içinde madalya töreni izlenecekti, olmadı ve olmayacaktı da. Yine de belaltı salvoları, yaklaşan 2004 oyunları için durduruldu.
Kazanırsan hep varsın, kaybedersen bir hiçsin düsturu ile büyüyen Ayhan-Kop ikilisi kazanmak zorundaydı. Bütün bu yargılamaları, ilişkilerinin çarşaf çarşaf sunulmasını, hakaretleri susturmalarının tek yolu vardı olimpiyat şampiyonluğunu kazanmak. Biliyorlardı, bu şampiyonluk herkesi sonsuza dek susturacak, ilişkileri toplumun gözünde daha kabul görecek, aklanacaklar. Oyunlara az bir zaman kala, Uluslararası Anti Doping Kurumunun yapmak istediği doping testini çaresizlikle engellemek zorunda kaldılar. Çünkü, şampiyon olmak gerekiyordu, ihtimallere yer bırakılmamalıydı, garantili çözüm doping yapıp silici kullanarak yakalanmamaktı ama yakalandılar. Aslında dopingi yapan Süreyya Ayhan’mıydı, yoksa Süreyya Ayhan’a bir ülke doping yaptırmak zorunda mı bırakmıştı? Bunlar hiç tartışılmadı.
Olmadı, bütün bir ülkenin üzerine bindiği gencecik bir kadın bunu taşıyamadı, taşıyamazdı. Süreyya şampiyon olsaydı, İstiklal Marşını çaldırıp, bayrağı dalgalandıracak, bütün bir ülke bu başarıda kendine bir pay biçecekti, bütün dert buydu. Gerçekleşmedi bunlar, Süreyya’ya kızgınlık bundandır.
*8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle yazmıştım bu yazıyı. Verilen kapatma cezaları nedeniyle ancak bu gün yayınlatabiliyorum.