- Kategori
- Kitap
Kar (Ka)3

Sayın Orhan Pamuk’un “Kar” kitabının son sayfalarında kendileriyle tanışma fırsatı buldum. Kitabını 1999 dan 2001' e uzanan bir süreçte yazmış. İyi de olmuş. Hem, gündemin baş döndürücü bir hızla değiştiği ülkemizin görünümü hem de yaşına yeni katılan yılların etkisi sayfalar sonlanırken keskin sınırlarıyla hissediliyor. Yazar kendini, gizemli tavırları sevdiğinden saklamasını da seviyor. Gerçek okuyucuya ulaşmaya çabası ve anlaşılmak istemesi, ruh derinliğinde gezinen yalnızlık imparatoruna karşı başkaldırısı gibi.
-İyi kokuyor kek, annen mi yaptı?
-Evet abi.
-Sonra abi, yani ne düşündün yazar hakkında? Sanki yumuşamış gibisin ona karşı.
-Daha sonra anlatırım “not”. Usta geliyor, hastaneye gitmişti, şimdi sinirli olur. Sonra uğra, konuşuruz.
-Hoş geldin usta.
-Hoşbulduk, yahu muayene olmak ne zor bu ülkede?
-Hayırdır usta, hem bana neden haber vermedin, ilgileneceğimi biliyorsun.
-Başkalarının haklarını gasp edip sonrada sağlık mı dileneceğim.
-Bildiğim için zaten.
-Bildiğin soruları tekrar edip neden zaman kaybediyorsun evlat, zaman çok değerli.
-Anladım usta.
Ne oldu hastanede? İlgilenilmedi mi?
-Yok , sağolsun çok iyi doktorlar. İlgilendiler. Ama ne o kalabalık? Daracık koridor, tıklım tıklım, insan istifi. Allah korusun kuş gribi salgını falan olsa , vay halimize!
Neyse boşver sağlığı şimdi. İnsan yaşlanınca neden genç dostlar edinir, çünkü yaşıtınla tansiyon ilaçlarını konuşursun. Ama genç insanla dünyayı konuşursun.
-Sen yaşlı sayılmazsın usta, bak hala sabahtan akşama çalışıp didinmedesin.
-Nazım ne diyor "70inde çınar ağacı dikeceksin.“.
-Orhan ağabey değil mi o gelen.
-Ha, bizim Orhan.
-Merhaba.
-Merhaba Orhan'cığım merheba, koş çay söyle, otur Orhan şöyle yanıma.
(sandalyeyi yanına doğru çekerek)
-Hastaymışsın usta, geçmiş olsun. Hastaneye giderken gördüm seni bugün.
-Sağol sağol, gıcırtılar oluyordu belimde de onun için gittim.
-Nasıl gidiyor gazetecilik işleri
-Pek gazete satılmıyor, reklam olursa biraz bir şeyler kalıyor, yoksa mürekkebe yetmez.
-Zarar etsen de gazetenin kokusu kendine aşık etmeye yeter. İnsanımız kalemi kağıdı pek sevmez. Kalem kağıt dediğin zaman senettir, mahkemedir, asker mektubu gelir akıllarına. Söz çok önemli olduğundan, söze dayalı yaşam önemlidir.Tabi hal böyle olunca da kitaplarla da arası iyi olmuyor insanımızın. Yıllarca, okuduğun kitaba göre siyasi yönünü veya hayata bakşını keskin vuruşlarla önyargılı tahminlerle kişiler değerlendirildi. Kitapların dışını gazete kağıdıyla kapladılar ama bu kezde hangi gazeteyle kaplanmışsa eve giren gazeteyi öğreneceklerinden ellerinden kaçamazdınız.
-Haklısın usta.Ben bir konu için rahatsız ettim aslında. Kafama takılan bir soruyu sana sormak için günlerdir yolumu bu tarafa çevireceğim diye aklımdaydı.
-Sor bakalım,
(Bu arada çaylar da gelmiştir)
-Orhan Pamuk, Nobel ödülü aldığında çok sevinmiştim. Bir milliyetçi arkadaşım yazarın hakkında verdi veriştirdi. Benim de aklıma takıldı: bir yazar yüzde kaçtır? Yazdığı romanın konusu veya roman kahramının fikirlerinin yüzde kaçı yazara aittir veya olmalıdır?
-Şimdi Orhan bak; sen gazetecisin. Gazetecilik ne anlama geliyor senin için?
-Usta, gezetecilik hızdır benim için öncelikle. Geleceği yakalamaktır sonra da.
-Dediklerini doğrudur ama eksik. Gazetecilik anı yakalamak ve sonrasında gelişebilecek olumlu veya olumsuz olayları topluma bildirmek, toplumu eğitmek; herşeyden önemlisi, kişilik yapın ne olursa olsun hep doğruların yanında olmaktır. Ama roman yazarı için böyle bir diretme yoktur. Roman, her konuda yazarın hayal dünyasını, gizemini, bilgi bir ikimini sunacağından, içinde geçen konular ve konuşmalar yazarı bağlamamalıdır. Bir gazeteci için yüzde yüz verirken, bir romancıya yüzde kırkdokuz veririm. Ama bu onu eleştirmemizi engellemez. Tam tersine yazarın hizmet ettiği bu vizyonun zaten içinde var olan yeni fikirler eleştiriler. Anlatabildim sanırım.
-Anladım usta, çok sağ olasın. Ben kaçayım.
-Otur, bir çay daha iç.
-Matbaaya uğrayacağım, gelecek sefere.
-Mürekkep kokusu çekti ha.
-Akdenizli seninle hasbahal edemedik ama uğra yanıma
-Olur Orhan abi, uğrarım
-Yine gel Orhan.
-Uğrarım usta, kendine dikkat et. Geçmiş olsun.
Beraber sonbaharın belki de tarihinde bölgenin, en güzel, güneşli günlerinden biri yaşanırken yürüdüler. Orhan, ustanın ve Akdenizli'nin koluna sağlı sollu girmişken, usta durdu,
-Duyuyor musunuz güneşin sesini?
(tam resim çekilecek “an” dı)
Hayali; deklanşöre bastı, ustanın yüzü gökyüzünde, Akdenizli'nin yüzü gergin, kafası solda, sağından koluna girmiş Orhan, ilkokul çocukları gibi şendiler görünümde. Orhan gittikten sonra Akdenizli,
-Çok ukala bir adam
-Bak evlat, adam buradan daha yeni ayrıldı ve sen arkasında konuşuverdin. Doğru değil.
-Kusura bakma usta.
O gün akşama kadar usta ve Akdenizli hiç konuşmadılar. İşlerinde kolları, düşlerinde kafaları.
-Akşam oldu evlat, indirelim kepenkleri. Biraz yürüyelim seninle, gökyüzünde ay hilal.
-Olur ustam. Hava deli güzel.
Yürüdüler fotoğrafta gördüğünüz yere kadar geldiler.
-Ben sana her zaman söylüyorum, insan ilişkilerinde çok dikkatli olacaksın diye. Demedim mi üçüncüde ol diye.-dedin usta
-Hem unutma, bu ülkede belli bir yaşam tecrübesi edinmiş insanlardan inan çok şeyler öğrenirsin.-biliyorum usta.
Ama yine de bugün seni hastaneye giderken veya gelirken görmesine rağmen seni almamış arabasına, yürütmüş.
-Sen demiyor muydun “Öz özeldir” diye. Belki özel bir durumu vardı. Hem ne demiştin yine sen(iki ağızdan söylediler) “önyargıyı insani boyutta tutarım.”
-Ya usta...
-Aklıma geldi bu arada, sen blog yazarlarına yazılarını falan mı adadın?
-Tam sayılmaz usta. Yazılarını çok beğendiğim kişilere içimden geldiği için...
-Yoksa?
-Yok be usta, ”geleceği yaşıyorum” dediği için çok ilgimi çekmişti.
-Anladım, güzel yazmış dürüstçe. Ne işle uğraşıyor?
-O bir sanatçı.
-Sanatçının az olduğu bu ülkede kutlamak lazım onu. Şimdi bir kenara bırakalım bunları. İnsanların seni anlamalarını beklersen zaman kaybedersin. Ham olduğunu sen de biliyorsun.
-Biliyorum usta.
-Bana iki de birde usta deme, ”efendim”e ne oldu?
-Tamam efendim.
-Arasıra hayat postallarını çıkaracaksın. Oturalım şuraya.
Yol ağzına sağlı sollu otururdular.
-Ey güzel Allah'ım, ne güzel yaratmışsın bu uçsuz bucaksız kainatı. Bak, Samanyolu'nu görüyor musun?
-Görüyorum, harika. Geçen gün milliyette uzay resimleri gördüm. Ama küçük olduğundan bilgisayarımın arka planına oturmadı.
Usta bu yol kaç yıllıktır?
-Bu gördüğün yol tam 7000 bin yıllık. Hatta daha fazla. Anadolu uygarlığı sanılandan çok daha eskidir. Şu gördüğün ova, uzaktaki deniz,denizin üzerindeki yakamoz var ya,
tam yedi bin yıl önce bu yolu yapanlar tarafından da görülüyordu. Ama deniz daha yakındaydı.
Senin güzel bir yazın var hani “30’uzuna dün girmiş melih; karşılaştım Ayatekla’da” dediğin.
-Yayına almamışlardı. ”Özgün metinler içermemeli” diye mesaj gelmişti
-O insanların işi gerçekten zor. Bir tarafta eğitimin ateşini temsil eden milliyet, diğer tarafta eteklerine yapışmış “yazımı yayınla” diyenler. Zor iş. Saygı duymak gerekir. Belki blog’tan bazıları yardımcı olabilir onlara.
-Şimdi blog’taki bazı arkadaşlar “günde 10 milyon blog giriyor dünyada” diyorlar. Bir arkadaşım 100 bin” demiş. Tahmin yarışması en çok, en az arasında devam ediyor.
-Önemli olan sayı değil. Senin kaç okurun var?
-10 kadar efendim.
-Doğru söylüyorsun değil mi? Yani abartmıyorsun.
-Ustam belki 8 olur ama 10 da olabilir.
-Çok iyi o zaman. Hem de çok iyi…
Hendeği bardaktan ıccık dık bakayım.
-Usta dokunmasın sonra.
-İşte sizin sorununuz bu. Vur deyince öldürürsünüz. Kardeşim bir kadeh içsen hem günaha girmezsin hem ömrün uzar, kimseye de bir zararın olmaz. Polis üflettiğinde de 50’nin altındasın. Ama bizimkiler ne yapıyor:İç, iç, iç. Can mı dayanır, para mı?
-Çok haklısın usta. Bardağı yıkadım, buyur. Sana bir de müzik dinleteyim. Cep telefonlarının en güzel tarafı.
-Offf,of…ne güzel uyum sağladı gökyüzüyle. Biraz daha aç sesini. Çalan ne?
-Ennio Marricon. Aslında barok müziği daha çok severim ama telefonuma bunu kaydetmiştim bir zamanlar. "One upon a time in America..." Usta..
-Susss... ”An” yaşanıyor; şahit ol...
***
Etesi gün “not” çilli yüzüyle gülümseyerek geldi.
-Abi dünkü Orhan Pamuk konusu yarım kaldı. Anlatır mısın?
-Anlatırım. Sen niye okula gitmedin bakim?
-Bugün cumartesi abi.
-Öyle ya.
-Ee, abi?
-Yahu not, şu çocuklar duymasındaki ufaklığa benzemiş saçların falan.
-Okulda da benzetiyorlar zaten.
-Sigara falan içiyor musun?
-Yok be abi.
-Doğru söyle?
-Abi sen konuyu değiştirmesene. Ne oldu kitabın sonunda?
-Hiç düşündün mü, "ağabey" ile "abi" arasındaki farkı.
-Hayır, hiç düşünmedim.
-Bir ara anlatırım. Kitaptan söz etmiyordum aslında, sayın Pamuk’dan bahsediyordum. Evet yine tren. Sanıyorum tren her zaman doğru tarafta durmuş. Trenler, insanın dünyasındaki kaçıp gitmeleri, duygusallığı, yeninin gelişini, devrimi, hümanizmi, kurtuluşu, uyuyabilmeyi, rahatlamayı temsil etmiş hep. Onun önünde yapılan koşmalar o yüzden hep dürüstçe olmuş. Giderken yazar Kars’tan, kendini okuyucuya sunuyor iki damla göz yaşıyla. Birgün televizyonda yine hızlı hızlı atını sürer gibi konuşmasını duymuştum:”Kitabımın arkasına yazdığım özette bilerek kitapla ilgisi olmayan “şey”ler yazmıştım. Kendini eleştiri uzmanı sanan bazı gazeteciler hemencecik düştüler tuzağıma. Beni okumayanlar, beni eleştirmesin kardeşim.”
-Şimdi öyle demiyor abi; ”on bin kitabı devirmeden konuşma,” diyor
-Vay not, sen gündemi takip ediyor muydun?
-Abi, blue’yuz diye bir şey bilmediğimizi sanıyor toplum bizi.
-Özür dilerim canım kardeşim.
-Abi özür dilemene gerek yok, sen benim ağabeyimsin; ne demek.
-Ben bir çocuktan bile onu kırdıysam önünde eğilir özür dilerim.
-Kramazov kardeşlerdeki gibi.
-Şimdi bitirdin beni işte.
-Kitaptan değil abi, filmini izlemiştim. Orhan Pamuk diyorduk abi?
-Acelecilik hata verir. Anımsıyor musun “ırmak kıvrıla kıvrıla akar “demiştim sana?
-Abi adımıza boşuna “delikanlı” dememişler.
-"Deli", Anadolu’da hak edene takılan bir ünvandır. Neyse, onu daha sonra konuşuruz. Dün Orhan abi gelmişti ustının yanına. Gazeteci kimliğinden bahseder durur hep. Usta, "gazetecilik anı yakalamaktır" demişti. Ne güzel söyledi. Gazetecilik, “geleceği yakalamak” değildir. Onu müneccimler yapar. Gazetecilik, “an”ı yakalayarak sonuçlar çıkaran ve olabilecek tüm olumsuzluklardan toplumu haberdar edendir. Gazeteciyse elindeki makinenin aynı zamanda bir silah da olduğunu bilir. Daha öce sana okuduğum bir yazımda bahsetmiştim anımsarsan. Posta gazetesinin Sinop muhabiri ,”öz özeldir’e” saygı duyarak, aşkın kurban aldığı çiftin deniz kenarında ölü bedenlerinin fotoğraflarını çekerken, yüzlerinden değil, tepeye çıkarak onları anın içinde "donmuş bakışlarıyla seyreden yarım daire yapmış insanları" resmetmiş. Bence Politzer verilmeliydi.
-Abi çok merak ettim, internetten bulabilir miyim?
-Sanıyorum posta gazetesinin internetteki sayfasında yoktu.
-Pamuk'a dönersek?
-Not bak, toplumda saygı duyulacak insanlardan-beğenirsen, beğenmezsin-bahsederken, 'ps2 kulübünün' üyesi arkadaşlarından bahseder gibi bahsetme. Örneğin “sayın Pamuk” nasıl; daha güzel değil mi?
-Sayyıınn Pamukk da, kalmıştık abi.
-Bence yazarın en büyük zorlaması İstanbul kültüründen çıktığı anda kendini olabildiğince batıya atmak istemesi. Anadolu'yu, yaşanılası zor, basit kavramların karmaşık kavramlara çok hızlı geçişler yaptığı, özünde kavgaların, hapishanelerin, dogmaların oluşturduğu bir kaos ortamı olarak tanımlamış. Kitaptaki roman kahramanı Ka, aslında cesur bir adam. Cesareti onu Kars'a kadar sürükleyip getiriyor. Yazar Ka'nın bu cesaretinin düzeyini anlatabilmek için de ortamı germiş gibi geldi bana. Bir paradoks belki ama İpek'le cinsel birliktelikleri konusu hele öylesi bir ortamda sanılandan çok daha zor olmalıydı. Kadife'nin her toplantıda ortaya çıkması, Lacivert karekterine sempati duymamızı istemesi de yazarın gelebilecek günlerde ülkemizde yeşil bayrakların dalganacağına duyduğu inancının kendi payına yatırımı gibi geldi bana. Tabi ustanın da dediği var,"yazar yüzde kırdokuz "olmalı diyor. Eğer bu açıdan bakarsak romanda geçenlerden sorumlu olmamalı.
Şimdilerde yeni bir kitap yazmak için doluyormuş. Kitabı çıksın, eğer 60 yıl artı bir dakika ise alırım ve o zaman değerlendirmek isterim. Bizim topraklarımızın bir meyvesi çünkü o.
-Usta geliyor, günaydın usta.
-Günaydını mı kalmış, kuşluk olmuş nerdeyse. İkinci bardağa içmemeliydim. İlkelerden ödün vermemek en doğrusu aslında. Not, annen nasıl? Teşekkür ettiğimi söyle geçen gün gönderdiği poğaçalar için.
-Sağol ustam, çok selamı var
-Aferim öp elimi bakayım. Al şu 10 lirayı, harçlık yaparsın.
-Sağol usta, almayayım, param var.
-Şuna bak şuna, büyümüşte gururlanırmış, seni kerata. Hadi al. Derslerine iyi çalış, tamam mı oğlum.
-Tamam dede.
-Hadi bizde şu erketeyi sökmeye devam edelim….
Not:(not koşarak geri gelir; fısıldayarak)
-abi, şu yazılarında beni not1,not2,not3 diye sınıflıyorsun ya,-evet
-sanki Hintlilerin kast sistemi gibi.
-ee,nasıl ayıracağız o zaman?
-numarasız yazsan abi.
-peki,tamam.
Sağlıcakla.