- Kategori
- Tarih
Kayıp kuşak

Ülkemin geçirdiği demokratik evrim veya siyasi, sosyal gibi birçok açıdan çok önemli olduğunu düşündüğüm bu konu, malumunuz olacağı gibi biraz derin ve uzun bir konudur. Pek beceremesem de kısaca değinmeye çalışayım.
Bildiğiniz gibi, gençliğini 1960'lı yıllarda yaşamış olanlar genellikle ''68 Kuşağı'' diye anılır. İdealler, kutsal değerler, yüce ülküler açısından bakıldığında; Ülkemizde birçok ilkler bu kuşak tarafından yaşanıp, yaşatılmıştır diyebiliriz. Bu kuşak tarafından verilen mücadeleler ve çekilen acılar, yeterince basın ve yayın dünyasında ele alınıp işlendiği için, ben işin bu yönüne girmeyeceğim.
Bu kuşağın çektiği onca acıya karşın, şanslı oldukları noktalar da yok değildir. İşte bu açıdan yaklaşmak zannımca çokca işlenen ve bilinenlerden değildir.
Örnek verecek olursam, bu kuşağın lise mezunu, rahatlıkla bir iş sahibi olabiliyordu. Bir başka örnek olarak da Öğretmen Okulu (Lise dengi okul) mezunu yeni bir öğretmen, zamanın Etiler Semtinde bir ev tutabiliyordu. Aynı zamanda, ailesinin bulunduğu İzmir'e uçak bileti alarak seyahat edebilecek kadar ekonomik gücü de vardı. İlgisiz gelebilir ama Ülkemizin karşılaştığı bu yepyeni olaylar karşısında, polis ya da askerin de işkence yöntemleri demiyeyim de, sorgulama yöntemlerin de biraz acemi oldukları bile söylenebilir.
Diğer taraftan,
Nedense hep bu kuşakla birlikte anılan veya sanılan, farklı bir kesim vardır. Yani gençliğini 1970’li yıllarda yaşayanları kastediyorum. İşte bu kuşak çektikleri açısından değerlendiğinde, belki daha çok acılar yaşamakla beraber payına hep zorluk ve yokluklar düşmüştür.
68 Kuşağı yazar, çizer ve kariyer sahibi olarak, iş, eş, çoluk, çocuk sahibi olup, meydanlardan az çok çekilmiş iken, meydanlara bu kuşak sürüldü. Güzel Anadolu'muzun saf, tertemiz, masum çocukları; o yüksek ülkü, kutsal değer ve yüce amaçlar için bir birimizi kırdık. Buna kırdırıldık desek de, itiraz eden olmaz sanırım.
Bu kuşağın bir bireyi olarak -bugün mizah gibi gelse de- bizler; çatık kaşları ile ciddi ve halkımıza hep örnek olmak zorundaydık. Bir tertip giyinip, Ülkemizi kurtarmak bir yana, tüm Dünya'yı filan kurtarmaya kalkmıştık desem de inanın. Her kesimden arkadaşımız, geceler boyu doktrinler hatmettik, felsefeler ve marşlar, sloganlar ezberledik. Anladınız mı? Meselesi apayrı bir konu.
Polis ve asker ise, hiçte acemi değildi artık. Cop, falaka, Filistin askısı, elektrik kullanmakta hayli ustalaşmışlardı anlayacağınız. Üstelik polis içinde siyasi sosyal kamplaşmayı da düşününce işin vahameti az çok anlaşılabilir.
Takvimler 12 Eylül’ü gösterdiğin de ise, sanki bir düğmeye basılmış gibi, sokaklarda oluk oluk akan kan duruverdi. Garibim Sülo’muz da anlamamış olacak ki ‘Ülkenin yarısından çoğunda sıkıyönetim sürerken kesilmeyen kan, 11 Eylülü 12 Eylüle bağlayan gece, ne değişti de duruverdi’’ diye sorar durur hala. Ama vuruşturdukları gençlere mahpusluk sırası da çoktan gelmişti. Gelecekte bir iş-meslek sahibi olamayacak şekilde fişlendiler, sicilleri bozuldu yetmedi, hapishaneleri doldurdular. İşkence çekmekte ustalaştılar.
Mahpusluk zor zanaat, tabii ki sağ sol demeden aynı koğuşlara doldurulanlara da öğretti acı gerçekleri. İster sağ, ister sol olsun, sokakta çatışan binlerce genç (hem de Sn M. Yazıcıoğlu gibi lider düzeyindekilerin itirafları ile) aslında düşman sanıp vuruştuklarının; Kendileri gibi, sadece Türkiye'nin Kurtuluşu için savaştığını öğrendiler. Tıpkı kendileri gibi, onlarında Ülkelerini canından önde tutanlar olduklarını öğrendiler.
Tam beş bin yiğit Anadolu evladının verdiği can, bunu öğrenmenin bedeli oldu dersek doğrudur.
Tam da bu zamanlarda 68 kuşağının az veya çok dönekleri (bu laf bile başlı başına inceleme konusu ya neyse), sahnede görünmeye başladı. Bunlar birçok danışmanlıklar kaptı. Yurt dışına kaçanlar sonradan hayali ihracı keşfettiler, sağ olsun onlar sayesinde ihracatımız tavan yaptı. Medyada köşelerin uzman yazarlığına, oradan hükümet reislerinin akıl hocalığına kadar yükselenler oldu. Kaçak altın ticaretinden aracı kurum sahipliğine yükselerek, sermaye piyasalarımızın yükselebilmesi için batık aracı kurum sayılarını artırdılar. Modern kapitalistleri oluşturanların yanı sıra, çek, senet, haraç mafyalığına kadar birçok alanda aşk ile hizmet ederek Ülkemizin bu alandaki açıklarını kapattılar.
90'lı Yıllar, biraz Glasnost, biraz Perestroyka derken, SSCB’nin dağılma süreci geldi dayandı kapıya. Soğuk savaş döneminin sona ermesi, Demirel-İnönü gibi düşman sanılanların ortak bir koalisyon hükümeti kurabilmesi gibi nedenlerle, sağ-sol kesimi arasında, büyük bir çoğunlukla -kimi inatçılar olsa da- en azından ortak değerlerde (Ulusal, Laik, Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti gibi müştereklerde) buluşuldu. Düşmanlıklar da giderek kalktı denebilir. Şimdilerde, sağlanan bu müştereklerde, Perinçek taraftarları ile ortak eylemler bile yapılabildiği görülmektedir.
Daha fazla uzatmadan söyleyecek olursam 70'li yılların kuşağını bir tür 'Kayıp Kuşak' olarak nitelemek mümkündür...
Avrupa'nın neredeyse sekiz yüz yıl süren demokratik evrimini göz önüne alarak bakıldığında, bugünkü gelişmiş Batı Demokrasisinin, milyonların diyebileceğim canı ve kanı ile ancak kazanılabildiği tespit edilecektir. İşte, Ülkemizin yaşadıklarını; geçirdiğimiz Demokratik Evrimin bir aşaması olarak, yaşanması gerekenler, geçilmesi gereken evreler olarak da görmek pekâlâ mümkün olabilir.
Peki. Bu tespit, çekilen acıları hafifletip, unutturuyor mu? Derseniz. Maalesef diyeceğim.
Düşünün bir kere;
Futbol, voleybol dahası sporun hiç bir türünü oynayamadık. Sokaklarda hep arkamızı kollamak, bir mekâna oturduğumuzda hep sırtımıza duvara dayamak zorundaydık.
Kız arkadaşımıza, dostumuza; ya bacı gözü ile ya da kardaş, yoldaş gözü ile bakabilirdik ancak. El ele, kol kola dolaşmak gibi bir lüksümüz hiç olmadı. Hiiç unutmam ve ikide bir anlatır dururum; araya gizli saklı bir kaç flört sıkıştırdım diye çekmediğim eziyet kalmadı. En can arkadaşlarım tarafından savunma ve özeleştiriye davet edildim. Bir tür özürlü muamelesi gördük anlayacağınız.
Büyük çoğunluğu hiçbir ülkü, ideal ve ortak amaçtan yoksun olmakla kalmayıp, adeta DEĞERSİZLİĞİ en yüksek değer haline getiren şimdi ki kuşak ise; Sadece yabancı dil, bilgisayar, internet ve teknolojiyi yakalamanın ne büyük şans olduğunun farkında mıdır bilmem. Ama bunları kaçırmanın acısını bizim kadar kimsenin bilemeyeceğini biliyorum diyebilirim.
Düğünlerde oyun, balolarda dans mı?
Nerde!
Sevdiklerimizin düğünlerin de, herkes eline tahta kaşıkları alıp ‘Kaşık Havası’ döktürürken, bize düşen melül mahzun bakmak olmuştur.
İçinizi karartıp, fazla sıkmamış olmayı diliyorum.
Saygılarımla