Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

sufi-su /Emel Yeşilkayalı

http://blog.milliyet.com.tr/sufi-su

20 Haziran '09

 
Kategori
Tarih
 

Kim Demiş Tarih Sıkıcıdır Diye?

Kim Demiş Tarih Sıkıcıdır Diye?
 

Evdeyim. Mecburi izinde... Yazılarımın sıklığından ve daha neşeli olan içeriklerinden anlaşılacağı üzere, eskiye oranla rahat yazıyorum. Bugün hafta sonu olması hasebiyle, daha da kaygısız olalım istedim. İnternetten gelen bir iletiyi bu nedenle sizlerle paylaşmak üzere aktarıyorum. (Ama keşke bizim tarihimizden olsaydı)

Bir dahaki sefere ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse, eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün.

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu: İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak için ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar, içi sıcak suyla dolu büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler bu suyla yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki, içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw ther baby out with the bathwater) sözü buradan gelmektedir.

Evin tuvalet ihtiyacı için avluda bir küçük fıçı bulundurulur, gece herkes bu fıçıda ihtiyacını giderir, sabah köyün uzak bir yerine domuz pislikleri ile birlikte dökülürdü. (İspanya'da da farklı değildi. Cervantes Don Kişot kitabında bundan bahsetmektedir) Bizlerdeki gibi su ile teharetlenme olayı da yoktu. Halen yurt dışındaki tuvaletlerde teharet musluğu yoktur. Biz bu muslukları sonradan eklemişiz.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen çatıdaki hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi, köpek yağıyor" (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir. Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yatak buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı."Toprak kadar fakir" (dirt poor) deyimi buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu, bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak için kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "tresh holders" (saman tutan, Türkçe'deki karşılığı eşik) idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerinde asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniliyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. (Peas porridge hot /peas porridge cold/ peas porridge in the pot nine days old) "Bezelye lapası sıcak / bezelye lapası soğuk/ kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" deyiminin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse, domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle paylaşıyorlardı. Buna "yağ çiğnemek" (chew the fat) diyorlardı.

Parası olanlar kalay kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına neden oluyor, böylece gıda zehirlenmesine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü. Çoğu insanın kalay kurşun karışımı tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Hatta çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiç bir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü düşünüp defnetmek için hazırlık yapabiliyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstünde yatırılıyor, aile yiyip içerek uyanıp-uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma nöbeti" deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi. İnsanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarları yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında yaklaşık her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece bazı insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileğine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarakbir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna "mezarlık nöbeti" (graveyard shift) denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur, bazıları da "ölü zilci" olurdu.

Şimdi, kim demiş tarih sıkıcıdır diye?

Sevgiyle sağlıcakla kalın...

 
Toplam blog
: 76
: 1567
Kayıt tarihi
: 28.03.09
 
 

Merhaba, ben sufi-su. Sosyal hizmet uzmanıyım. Yıllarca korunmaya muhtaç çocuk çocuklar, koruyucu..