- Kategori
- Psikoloji
Kırk yaş geliyorum demez gelir

Yakışıklı hali
Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp. Kırklı kelimeler bile ağır gelir bazen insan denen doyumsuz yaratığa. Doyumsuz diyorum çünkü açız her şeye. Dünyaya bir çığlıkla geliyoruz o çığlık olmadan hayat başlamıyor, daha doğrusu başlayamıyor. Çığlık atılıp hayat başladıktan sonra açlık başlıyor. Neye açız bir düşünün bir bebek doğmuş savunmasız ve tecrübesiz. İlk refleks ağızdan geliyor, ilk çığlık ağzımıza verilen ilk mamayla sonlandırılıyor ve insanoğlunun açlığı başlıyor. Ta ki dünyadan ayrılma vaktine kadar. İhtiyaçlar hep bir çığlık sonucu elde ediliyor, böyle alışılıyor, böyle devam ediyor. Acıkıp ağlayan bebe doyuruluyor, kaka yapan, uykusu gelen, ağrısı olan hep aynı sistem. At çığlığı al istediğini. Belleğimize bu kayıt kodlanmış, bildiğimiz doğru bu….
Yıllar içerisinde eğitim dediğimiz süreç başlıyor. Çığlık atan bebe doyuyor iken, çığlık atan çocuk kınanıyor.’’ Aaa çok ayıp ağlamadan istemeyi öğren artık’’ diyoruz. Ama hafıza kartına ne oldu sistem değişikliği mi yapacağız. Oluur der çocuk aksi halde doyma şansı yoktur. Susmayı öğrenir. Ta ki 40 denen yaşa gelinceye kadar.
Kırk yaş sendromu adını verdikleri süreç başlar. Öyle ki bu süreç bile ‘’normaldir’’ onayı alır. Hakikaten normaldir, normal olmayan bu sendroma getirilme aşamamız. İsteyerek gelmiyoruz bu döneme, susarak geliyoruz. Çığlık atma iç güdümüz bastırıldığı için geliyoruz. Yeter ki örf, adet, aile, toplum üzülmesin. Biz susarız kırk yaşına kadar.
Sonra bir bakarız ki bir arpa boyu yol alamamışız. Bu kez kırk yılım gittiiii vah vah ları başlıyor. Eee ne olacak şimdi? Kimisi içindeki fırtınayı yine kimselere çaktırmadan susturur. Tek tesellisi’’ fark ettim ya bu da yeter’’ der. Ama kimisi bebekliğe dönüp çığlık atmaya başlar. Ama gel gör ki toplum kırk yaşındaki bebelerin çığlığını kınayarak dinler. Yakıştıramaz. Kırklık bebe çığlık attıkça kınanır. Hiç kimse gelip yanına ‘’neyin var, ne istiyorsun’’ demez.
Çığlıkları onay görmeyen kırklı bebe dalgınlaşır, kara kara düşünmeler başlar…Etraf sorar bu kez ‘’neyin var?’’ Ama ne desin ki kırklı bebe. ‘’Ben bu işi istemiyordum, bu eşi istemiyordum, bu memlekette yaşamak istemiyordum, hep çalıştım, kendim için hiçbir şey yapmadım, hep başkaları için yaşadım’’vs. örnekler uzar gider. Şimdi bilmem kaç bilinmezli denklem çözülmeyi bekler. Çözebilen yola mutlu bir şekilde devam eder, çözemeyen ise yüzme bilmeyen birinin okyanusun ortasında tek başına kurtulma çabaları gibi çırpınır durur. Çırpındıkça batar. En kısa sürede bir el uzanmalıdır aksi halde okyanusta boğulur kalır. Ardından şu sesler duyulur. Hani üzülmesinler diye sustuğumuz şu örf, adet, aile, toplum var ya işte onlardan vah vah sesleri yükselir. Ama kırklı bebe bunları kahkaha olarak algılar ve hayata küser.
Kısır bir döngünün içerisinde sıkışıp kalır kırklı bebe çözüm arar bulamaz, bulsa bile bulduğu çözüm sadece kendini özgür ve mutlu kılar. Bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde diğer tüm kişilerin özgürlüğü kısıtlanır. Ona da tahammül edemez. İşte böyle devam eder gider. Ne kadar dayanır bilinmez ama bildiğim şu ki kısır döngü bu dünyaya veda zamanına kadar sürer. Hayat denilen çarkın dişlileri sistemi bozmak isteyen herkesi acımadan çiğner.
Hayat denilen çarkın dişlilerine sıkışmadan yaşanılan hayat ta mutlu kalın, mutlu kalalım, mutlu kalsınlar ki sevinen vahşi çark değil biz olalım.