- Kategori
- Gezi - Tatil
Kosova gezi notları

priştina kosova müzesi girişinde bayrakların fısıltıları
05.06.2009 ( ÜSKÜP - PRİŞTİNE )
İki gecedir Üsküp’teyim. Makedonya’da gezme planlarım arasında, Ohri, Struga ve Bitola da var. Bu arada, Kosova’da Priştina ve belki Prizren’e de gitmek istiyorum. Balkan şehirlerinde neden daha fazla yorulduğumu çözdüm sanırım; kentler, fazla büyük olmayınca, elimde harita ile, her köşesini yürüyerek gezme hevesim, bir yandan sıcaklar da eklenince, gün sonunda aşırı yoruyor beni.
Yine de, dinlenerek uyandığım Üsküp sabahında, ağır ağır çantalarımı toparlıyorum. Priştina otobüsü 90.00 ‘da otobüs terminalinden kalkacak, yeterli zamanım var. Kaldığım Türk mahallesi, taş döşeli yollar, her erken günde olduğu gibi kimsesiz, herkes uykuda, kepenkler kapalı. Vardar nehrini, iki gün içinde kaçıncı kez geçiyorum taş köprü üzerinden bilemem. Köprü girişindeki çeşmeden şişemi dolduruyor, yudumladığım buz gibi suyla ferahlıyorum. Vardar, yine köprünün ayaklarına çarparak, girdaplarında, insanın hayal gücünün boyutları oranında figürler çizmeye devam ediyor suların üzerinde. Taş köprünün diğer yakasındaki geniş Ploştad Makedonya meydanı, yine akşamın yoğun kalabalığı ve telaşından yorgun düşmüş, her tarafını kaplayan, yiyecek, içecek ambalajları, bira şişelerinin utancı içerisinde günü karşılamaya hazırlanıyor. Arasıra esen rüzgar, kağıtları bir köşeden diğerine taşıyor. Bitpazarska ile Üsküp otobüs terminali arasında, iki kilometre kadar yol var. Artık, hemen her ülkede, tek tip talepleri olan, tek tip giyinen, aynı şeylerin özlemini duyan, düşünen insanlar görüyorum. Yıllar önce, öğrencilik yıllarımda, bir hocam; “gün gelecek, içme suyunu ambalajı ile kapına getirecekler, marka seçmekte zorlanacaksın” dediğinde inanmamıştım . Aradan geçen 35 senede, herkesin ayağında veya üzerinde üç-beş uluslararası markadan başka ürün görmeyince, hocamın öngörüsünü hatırlıyor, rahmetle anıyorum.. Vardar nehri boyunca yürüyüşüm, çantalarıma rağmen, sabahın serinliğinde yormuyor beni.
Priştina’ya hareket eden otobüsteyim. Sadece iki kişiyiz. Üsküp, dışına çıkınca, daha da hoşuma gidiyor, yemyeşil araziler, sağa sola serpilmiş evler çok hoş. Oysa, Üsküp, Türk mahallesi ve çarşısı ne kadar iç içe ve ne kadar pis ve dağınıktı.
Üsküp- Priştina arası 80 km. Yaklaşık 10 km. sonra sınır kapısındayız. Pasaportlar toplanıyor yine, damgalanıp dağıtılıyor. Kosova girişi oldukça ağır çalışıyor, 20 dakika sonra, otobüse gelen polis, usulen de olsa, çantaları ve bagajları arıyor. Yarım saat sonra, giriş işlemleri bitmiş olarak hareket ediyoruz.
Karşıda Şar Dağlarının uzantısı Maya Dağlarının yemyeşil eteklerinde, dağların yemyeşil tepeleri 2-3 katlı, dik çatılı güzel evlerle dolu. Sınırdan sonraki ilk büyük yerleşim Karçanik. Solda, Djeravica Dağının 2556 m.lik zirvesinde bulutlar kaynıyor. Silsilelerinde hala kar var. Gidiş- geliş tek şerit olan yolda sollamak mümkün değil. Ağır vasıtalar yüzünden, konvoy halinde ilerliyoruz. Yol boyunca, beyaz pantolon ve tişortlu temizlik görevlileri, ellerinde poşetlerle yol boyunca çöpleri topluyorlar. Hayret diyorum kendi kendime; şehirler arası yollar böyle temizleniyorsa, şehirler, bal dök yala misali tertemiz olmalı. Sağda, KFOR ( Kosova Force yani; NATO üyesi devletlerin oluşturduğu, çok uluslu, barış tesis edilene kadar görevde kalacak olan askeri güçler ) Yunanistan Birliğinin kampını görüyorum. Sahra çadırlarından oluşmuş, bizim deprem felaketzedelerinin barındığı yerleşimleri hatırlatıyor. Ferizay kavşağından, Priştina’ya doğru ilerliyoruz. Arnavutluk’taki gibi, yol boyunca hurdacılar, otomobil parçacıları, neredeyse aralıksız devam ediyor, Kosova gibi, neredeyse, bir şehir büyüklüğündeki devlette, ne kadar araç var diye merak ediyorum. Asıl merak ettiğim, neredeyse, tüm evler, fabrikalar ve işyerlerinde yan yana gördüğüm Arnavutluk-Kosova- Amerikan bayraklarının çok sıkı fıkı oluş nedeni. Priştina’ya girerken, otobüste benden başka kimse kalmıyor. Burada, otel ararken zorlanacağımı hissediyorum, zira elimde detaylı bir harita olmadığı gibi, listeme aldığım Velania Guest House’ın da şehir dışında olduğunu hissediyorum, ancak, buranın öylesine methini duydum ki; ne yapıp yapıp bulmaya kararlıyım. Parlamento binasının önünden gidildiğine dair bir not var elimde. Muavine Parlamento deyince, zınk diye yol kenarında indiriveriyor beni. Sırtımda çantam, şaşkın ilerliyorum, ne yöne gittiğimi bilmeden, etrafta, ne bir insan ne bir bina var. İlerideki, kavşağa yaklaşırken, yoğun şekilde sıralanmış, blok binalar şaşırtıyor beni. Kosova’yı, harap, derbeder bir yer olarak düşünüyordum açıkçası, ancak; karşıma, devasa apartmanlar ve korkunç bir trafik çıkıverdi. Nereye gittiğini bilmeden, çılgın trafiğin yanında yürümeye devam ediyorum, ne bir işaret ne de bir levha var karşıma çıkan. Karşıma çıkan gençlere sora sora ( her yerde gençlerin İngilizce bildiğine tanık olduğum için ), Velania yolu üzerindeki, Hotel Grand’ı buluyorum. Sıra, Velania ‘yı sormaya geldi, Turizm bürosundaki kadın 3 km. uzakta olduğunu, taksi ile gidebileceğimi söylüyor. Bu kadar yürüdükten sonra, etrafı seyrederek yürürüm düşüncesi ile devam ediyorum. Ama, sürekli tırmandığım yokuşlar ter içinde bırakıyor beni. Bir marketin merdivenlerinde oturmuş iki genç kıza soruyorum; kan- ter içindeki halime acıyıp, tam ters yönde ilerlemem gerektiğini söylediklerinde, pes ediyor ve bir taksiye biniyorum. Adam, Velania’yı biliyor ama, gideceğim Guest House hakkında bilgisi yok. Dimdik yokuşları tırmanırken, bir bakkalın camında, ilanını görüyorum. Şöför, inip soruyor adresi, 80 m. yan taraftaymış. Taksiden indiğim bahçe kapısının ( 2 € ) önünden, içeri bahçeye giriyorum. İnternette, Velania Guest House’ın sahibinin İngiltere Manchester’de uzun yıllar profesörlük yaptığını, sonra, bu tesisi açtığını okumuştum. Resepsiyonda, yaşlı bir adamla karşılaşıyorum, derdimi anlatmaya çalışırken Türk olduğumu anlamış olmalı; düzgün bir Türkçe ile “ yorma kendini, Türkçe konuş “ diyor. Annesi Türkmüş, uzun yıllar, gurbette hocalık yaptığını, ama, vatanına döndüğünü anlatıyor gururla. 13 € fiyatı da, Türk olduğum için, 10 € ‘ya indiriyor. her şey iyi, ama bu yerin çok uzak olduğunu, her seferinde taksi ile şehir merkezine gitmem gerekeceğini söyleyince, kestirme bir yol tarif ediyor bana ve ekliyor. “ bu orman yolundan gündüzleri geç, hava karardığı zaman sakın girme, haydut doludur, tehlikeye girersin “. Bu ikazdan sonra, değil gece, gündüz bile girmek istemiyorum, kestirme orman yoluna. Ama, dışarı çıktığımda, kızgın güneş yüzüme çarpınca, şeytan dürtüyor, ara sokaklardan bana bahsettiği, orman yolunun, engebeli toprak patikalarına dalıyorum. Az sonra, iki delikanlı çıkıveriyor karşıma. Onlar da, benden ürkmüş olmalı dik dik bakıyorlar, ben de gözlerimi dikerek, hızlı adımlarla yürüyor ve bir ilkokulun bahçe duvarlarının önünde buluyorum kendimi. Bayram Kelmendi caddesi boyunca, yokuş aşağı inmeye başlıyorum. Bugün Cuma olduğundan, az sonra ezan okunuyor, ardından cadde boyundaki dükkanlar kapanmaya başlıyor. Burnuma gelen, ızgara kokuları, beni, bir caminin yanı başındaki köfteci dükkanına sürüklüyor. Gerçekten lezzetli köfte ve yoğurt ile Kosova’daki ilk saatlerimde, birazcık da olsa, kendimi şımartıyorum. Ayran bildiğimizden biraz daha koyu, burada yogurt diyorlar. Tahmin edemeyeceğim kadar, az bir para istiyor, mangal başındaki işletmeci, sadece 1.5 €. Üsküp’te 4 € ( 250 MKD ) istemişlerdi, aynı sofra için. Cadde tam hükümet binasının karşısına çıkarıyor beni. Demir parmaklıklarda, kiminin rengi solmuş, kimisi yeni olan, çiçekler içinde yüzlerce, kayıp Kosova’lı Arnavutun fotoğrafları dizili.
15 Haziran’da Ankara’da katılacağım, mesleki bir eğitim için, Arnavutluk ve Kosova gezilerini kısa tutmak zorunda kaldım. Yarın, tekrar Makedonya’ya dönüp, Ohri, Struga ve Bitola’yı gezmek istiyorum. Bu nedenle, önce, otobüs terminaline giderek, yarın Üsküp otobüslerinin durumunu öğrenmek zorundayım. Kime sorsam; “ 2-3 km. yol var, taksiye binmelisin “ diyor. Amacım, dolaşırken, etrafı görmek, tanımak, zamanım da bol. Priştinanın ana arterlerinden Agim Ramadani caddesi boyunca aşağı iniyorum. Agim Ramadani, Kosova Savaşında büyük yararlar göstermiş, Arnavut yazar, ressam ve en önemlisi hala sır olan Piramitlerle ilgili çalışmalar yapmış ve 1999 yılında ölmüş bir kahraman Arnavutlar için, bu nedenle de, Bill Clinton’un devasa posterinin bulunduğu caddenin yanındaki caddeye de, Agim Ramadani’nin adını vermişler. Uzunca bir yürüyüş, tıkanan trafiğin uğultuları ve egzost gazları ile devam ediyor, sonunda terminale geliyorum. Sabah erken saatlerde Üsküp’e hareket eden otobüs mevcut. Terminalin, sessiz ve serin salonunda dinleniyor ve tekrar geldiğim yollardan ve üzerime yıkılacakmışçasına yükselen dev blokların arasından geçerek Bill Clinton caddesine geliyorum. Allahtan; Agim Ramadani caddesinin , hükümet ve parlamento binalarının bulunduğu kısımları trafiğe kapalı. Çılgın trafikten uzaklaşıyorum böylece.
Cadde boyunca dizili banklardan birine oturup, Sırplarla, Kosova’lı Arnavutların mücadelesini, UÇK’nın gerilla savaşlarını, Amerika’nın Arnavutlara yoğun sempatisini, bunun nedenleri ve muhtemel sonuçları, ülkemizde 25 yıldır devam eden bir savaşı, PKK gerçeğini, Batı’nın bakışlarını, olası muhtemel dayatmalarını düşünürken bunalıyorum. Yanımdaki, dut ağacına tırmanmış afacan bir çocuğun sesi ile kendime geliyorum, bana yemem için dut uzatıyor.
Kosova Müzesine doğru, yürümeye başlıyorum tekrar. Müze hayli zengin, ancak, 1999 ‘daki savaşta Sırplar’ın , yanlarında götürdüğü antik figürinlerin yası tutuluyor, her yere asılmış posterlerle, Sırpların bunları iadesi için, kamuoyu oluşturulması isteniyor.
Yerde, ikiye bölünmüş taş blok üzerindeki insan kabartmaları İ.Ö 1-3 yy’a ait ve Dardania bölgesinde bulunmuş. İ.Ö 4000-3000 yıllarına tarihlenen ve Sırpların Belgrad’a götürdüğü toprak figürinlerden kalan altı adedi teşhir ediliyor. Enteresan olan da bu figürinlerin tamamen uzaylılara benzemeleri. Yine İ.Ö 4000-3500 yıllarına ait toprak çanak ve kandiller ile Roma dönemine tarihlenen süs eşyaları ve stelleri ilgiyle izliyorum.
Müzenin üst katı Sırpların jenosit hareketlerine karşı, gerilla savaşı veren UÇK militanlarının silahları, fotoğrafları ve Sırpların siviller üzerinde uyguladığı vahşetin çarpıcı fotoğrafları var.
Bilindiği gibi Kosova, 2. Dünya Savaşından sonra kurulan Yugoslav Federasyonu içinde bir eyaletti. Federasyonun dağılmasından sonra, Sırpların Bosna-Hersek’ten sonra, ikinci hedefleri Kosova oldu ve 1995 yılında Sırplar Kosova’ya girdi. Çok kanlı çarpışmalardan sonra, Birleşmiş Milletler 1999-2008 yılları arasında yönetime el koydu ve 17 Şubat 2008 yılında bağımsızlık ilanını, etnik çatışmaların devam ettiği birkaç ülke hariç, pek çok ülke tanıdı. Bu tarihten sonra Birleşmiş Milletler, idareyi Avrupa Birliğine devretti.
Ulusal bilincin temel taşlarından biri olması gereken Kosova Müzesinin girişinde, Kosova ve Amerikan bayraklarının ikiz kardeşler gibi sarmaş dolaş olması, Kosovalı Arnavutları bilmem ama; hiç gerek yokken benim bile kanıma dokundu ne hikmetse.
Müzenin hemen arkasındaki Yaşar Paşa Camii 1835 yılında yapılmış. Karşısında, Balkan-Osmanlı mimarisinin sentezi korunarak onarılmış, Bilim ve Sanat Akademisi var. Ancak kapalı, bahçe duvarının arasından gördüğüm kadarıyla, güzelim mimarinin arkasında, cam duvarlarla oluşturulmuş, akvaryumu andıran bir bina görüyorum. Az ileride, 1462 yılında inşa edilmiş Fatih Sultan Mehmet Camii’nin önüne geliyorum, tanıtıcı bir pano veya bilgi yok. Giriş kapısını bile bulamıyorum, yan tarafta bir dükkana giriyor ve bir gencin yardımı ile arka tarafta kalan kapısından, bakımlı bahçesine giriyorum. Tam karşısındaki harap olmuş Türk Hamamı ile birlikte restore ediliyorlar. Camii bahçesinin ağaçlarının gölgesinde namaz vaktini bekleyen yaşlı Arnavutların yanına oturup, hem sıcak hem yorgunluktan nefesleniyorum.
Aşağıya uzanan cadde boyunca eski Türk mahallesi olmalı, birkaç harabeye dönmüş kerpiç duvardan başka bir şey göremiyorum, zira 2. Dünya Savaşı sırasında yoğun bombardımana uğramış bu bölge. Bir sokağın köşesinde, gülerek selam veriyor birisi, sabah beni Velania’ya götüren taksi şöförü bu. Götüreyim diyor, dolaşıyorum diyorum. Hükümet binası önünden Bayram Kelmendi caddesine, köfteciye giriyorum yine. Yanındaki marketten de, yarın sabah için, börek alıyorum (1 € ). Cadde boyunca, sabah ürkerek geçtiğim yollardan, daha bir rahat ve aşina olarak geçerek kaldığım guest house’e geliyorum.
Aslında, Velania semti, Priştina’nın lüks yerleşimlerinden biri olmalı. Evler bakımlı ve modern. Hollanda Konsolosluğu, kaldığım sokağın köşesinde. Priştina’nın içinde hüküm süren hır gürden burada eser yok, tertemiz bir hava hakim burada. Nazarlık gibi yanımdan ayırmadığım LP’yi ve yiyecekleri bırakıp, bu arada yanımda getirdiğim Peja birasını içiyor ve Velania’yı tanımak için tekrar dışarı çıkıyorum. Peja birasının şimdiye kadar , içtiğim en kötü bira olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Sağda, büyük bir parkın önünde buluyorum kendimi. Çepeçevre ferforje demir parmaklıklarla çevrili kocaman parkın, giriş kapısına yakın ağaçlarının gölgesinde, yaşlılar satranç oynuyorlar. Kadınlar aralarında sohbet ediyor, çocuklarını gezdiriyorlar. Priştina aşağılarda, sis ve egzostun yarattığı, kirli bir fanus içerisinde görünüyor. Bankların bittiği noktada, İbrahim Rugova adında birine ait, yeni bir anıt mezar var. Öğrendiğim kadarı ile, İbrahim Rugova, Kosova’nın Sırbistan ile politikalarında önemli roller oynamış, 1999 Sırp işgalinde, Priştina’da göz hapsinde tutulmuş, ABD ve AB yanlısı politikalar izlemiş, 1998 de Saharov ödülü almış, Mart 2002’den gırtlak kanserinden 2006 yılında ölümüne kadar da Kosova Cumhurbaşkanlığı yapmış birisi. Cenazesine 2 milyonluk Kosova’dan 500000 kişi katılmış.
Parkın bulunduğu tepenin diğer sırtında, çiçekler içerisinde başka bir mezarlık görüyorum. 40-50 mezarın hemen hemen tümününün başında Arnavutluk bayrakları dalgalanıyor. 1999 Sırp çatışmalarında öldürülen UÇK militanlarının mezarları bunlar. Bakımlı ve çiçeklerin canlılığına bakılırsa, sık ziyaret ediliyor bu mezarlar.
Ara sokaklarda, güneş batana kadar dolaşıp, sonunda odama çekiliyorum.
06.06.2009 ( PRİŞTİNA - ÜSKÜP - OHRİ )
Sabah, demlediğim kuşburnu çayı ile böreklerimi yiyerek, dün gördüğüm yan sokaktaki taksi durağına geliyorum. Otobüs terminali, buradan yaklaşık 5 km. ileride, sırt çantalarımla yürümeme imkan yok. Bindiğim taksi, caddelerin boş, ama dev blokların önlerinin park etmiş araçlarla dolu olduğu tenha yollardan geçerek, 06.20 ‘de otobüs terminaline getiriyor beni. ( 3.05 € ). Albus firmasının Üsküp otobüsü peronda bekliyor. ( 5 € ). Priştina’nın dünkü çılgınlığından eser yok. Saatinde hareket eden otobüste, radyoda zurna eşliğinde Arnavutça şarkılar söylüyor bir kadın, hiç de yabancı gelmiyor notalar. Sınırda pasaport polisine verilecek forma, ismimi ve pasaport numarasını yazıyorum.
Yol boyunca, Avrupa Birliği fonları ile yapılmış köprüler ve tesislerden geçiyoruz, hepsinde de, A.B tarafından yapıldığını belirten kocaman levhalar var. Birleşmiş Milletler Kosova Misyonu ( UNMİK ) personelinin çokluğu dikkatimi çekmişti, dün Priştina sokaklarında. Lüks araçların çoğu da Avrupa Birliği ve UNMİK personeline aitti. Önümde oturan genç kadın da UNMİK görevlisi anlaşılan, sınır polisine UNMİK kartını gösterirken, ülkenin sahibi edası taşıyor gibi geldi bana. Şar Dağlarının eteklerindeki, güzel köyleri, savaş yıllarında buralarda esen gerilla rüzgarlarını düşünürken, Kosova’dan çıkıp Makedonya sınır kapısına dayanıyorum bile.