​ Kuantum gerçeği 7 – TANRI KAVRAMI / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Haziran '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Kuantum gerçeği 7 – TANRI KAVRAMI

Kuantum gerçeği 7 – TANRI KAVRAMI
 

Doğanın üzerimizdeki eli "Tanrının tokadı" mı?


Nedir kıyamet denilen şey?
Neden ve nasıl kopacak?
Hadi koptu! Sonra ne olacak?
Cennet – Cehennem diyoruz.
Nasıl yerlerdir ki, buralar?
Giden, niçin ve nereye gider?

Hepimiz bunların cevabını merak ederiz, değil mi?

Bilimin metodolojisinde ilk kural şuydu. “Sorunu çözmek için, önce soruyu iyi tanımlamak gerekir!” Yukarıdaki sorularsa, bilimin değil de “televole” haberciliğinin metodolojisine daha uygundur diyebilirim. Ama işe yaradılar ki, buradasınız. Hoş geldiniz! Bir kahve içmeden bırakmam. (KG–6) Özgürsünüz tabi tercih sizin ama, bende yalan yok, yaparım valla! Mutlu olun yeter ki. (KG–5) İyi düşünün! Bilirsiniz bende “yok” yok. Anlaşıldı mı? Rahat! Ama hemen dağılmayın. (KG–4) Biraz daha kalırsanız tatlı ama manidar anekdotlar anlatır, sonunda karpuz da keserim. (KG–3) Bu arada, Hitler’in meşhur teyzesi mutfakta gizlice atom bombasını hazırlaya dursun, (KG–2) biz belirsizliğe takılmadan, maddeyle “dalga” geçmeye devam edelim. Ne dersiniz? (KG–1) (KG:Kuantum Gerçeği blog serim)


Kuantum Gerçeği - 6: Metafizik Düşünce : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=114256
Kuantum Gerçeği - 5: Mutluluğun Denklemi : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=113914
Kuantum Gerçeği - 4: Yokluğu Algılama(6.Duyu) : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=113345
Kuantum Gerçeği - 3: Kara Delikleri Anlamak : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=113085
Kuantum Gerçeği - 2: Hitler'in Atom Bombası : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=112906
Kuantum Gerçeği - 1: Giriş ve Tarihçe : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=112710

Derse hoş geldiniz. Bakın başa döndük işte. Hayat da böyle, değil mi? Hayır, Hayır! Ders yok, sınav da yok! Not yok, ceza da yok! Şimdi bunu anlamak için, önce sorumuzu doğru soracağız. Genetik bilimi artık çok ilerledi biliyorsunuz. İnsanın gen haritası da çözüldü. Bütün genlerimizin ne işe yaradığını biliyoruz artık. Mesela katil genler var. Neyse ki hepimizde olmuyor bunlardan. Sizde var mı bilmiyorum ama Bende yok. Gidip de baktırmadım tabi, olsaydı şimdiye birkaç “leşim” olurdu oradan biliyorum. Peki, olan ne yapsın? Gelirken seçip de mi aldı o geni? Ey, estetik abidesi kadın! Bütün güzellik genlerini toplamışsın gelirken senden sonrakini düşünmeden ve ey zeki insan, bırakmadın kimseye zeka geni, artık aptallarla yaşayacaksın.

Dostlar, şunu demek istiyorum. Gelirken pazaryeri kurulmamıştı ki, seçip-seçip alalım istediğimiz genleri. Ama gittiğimiz yerde mahkeme salonu bizi bekleyecek öyle mi? Bu nasıl adalet ki. Neresi “ilahi” bunun? Bunu diyen bire zındıklar, ilahi size emi… Siz beni güldürdünüz, tanrı da sizi güldürsün…

Düşünün ileriyi. Çok da değil aslında. Hatta bilin ki, laboratuarlardaki dünya çoktan ideal insanı yaratmıştır. Hukuki ve sosyal nedenlerle ama en önemlisi kapitalist endişelerle bekletiliyor bu gelişme. Doğacak insanın cinsiyetini belirleyebiliyoruz şimdilik ve bu bile yetecektir, doğanın dengelerini altüst etmeye. İşte ilahi olan durum da burada başlamıyor mu? Doğanın üzerimizdeki eli. “Demokles’in kılıcı” gibi işlemiş tarih boyunca.

Evet, Kıyamet kopacak! Bu bilimin de vardığı bir gerçek. Galaksimizin yıldızı güneş bir gün çökecek ve kara delik olacak. Dünyamız da dahil civarındaki bütün objeleri içine çekip yutacak. Ancak bunun için daha binlerce hatta on binlerce yıl, belki de çok daha fazla beklememiz gerekiyor. Algılarımız içindeki evrenin kıyameti. Buna, kozmik kıyamet diyebiliriz. O güne kadar ise, insanlığın geçmişinde olduğu gibi dünyamızı yeryüzü kıyametleri bekliyor. Mesela bir nükleer savaş ya da kontrolsüzce yaşanabilecek bir nükleer felaket. Mesela küresel ısınma, ozondaki delinme, kuraklık tehlikesi ve başta söylediğim genetik devrimin sonuçları. Sebep çok. Önemli olansa bunların ortak paydası. Hepsinde insanın parmağı, sonucunda ise doğanın eli var.

Kimilerine göre “Tanrının Tokadı” bu. Ürkütücü olma sevdası. Korku ile dikta anlayışı. Durumdan vaziyet çıkaranların aczi. Bense doğanın nazik eliyle başımızı okşadığı zamanlar olarak düşünmeyi tercih ediyorum.

Evet! Doğa algılayabildiklerimizin adıysa eğer, algılarımızın ötesinde mukim doğaüstü bir mevhum da var. Zira her şeye murakabe edemiyor oluşumuz hakikati, tarihte tekerrürü ile vaki. Birilerini kızdırdıysam eğer, araya biraz Arapça parça koyayım dedim ki, balans olsun. Ne olur ne olmaz! Anladınız değil mi…

Bakın, bir sohbette şunu dinlemiştim. Gönül insanı Muhammet Mustafa’ya soruyorlar “Kuvvet nedir?” diye. Cevabı ise mucizevi olmuş rivayete göre. Hemen cevabı söylemiyorum tabi. Mucizeler her an yaşanmıyor. Bırakın tadını çıkaralım. Siz ne cevap verirdiniz bu soruya? Düşünün lütfen. Kuvvet nedir? Gücü, enerjiyi, otoriteyi, hakimiyeti çağrıştırır değil mi? Biraz bilenlerse kütle ve ivmeyle ilgili bir şeyler de söyleyebilirler. Ama bakın Muhammet Mustafa ne demiş. “Kuvvet, atmaktır!” Anlatan devam ediyordu. “Bu lafın anlamı büyüktür. Atmak için cisim (kütle) gerekir, atınca da gittikçe hızlanan bir hareket oluşur (ivme) ve işte size Newton’un formülü…” Değerli dostlarım, F=m.a dan bahsediyordu bu zat. Newton 1600 ‘lerde yaşamıştır. Yani bu sözün söylenebileceği tarihten en az 1000 sene sonra adam, başına elma düşünce ayılıyor ve kuvvet=kütle x ivme diyor sanırken biz, meğerse formül 1000 senedir rafta duruyormuş. Yazık! Hatta o zat hızını alamamış ve talihsizce devam etmişti. “Bunu binlerce yıl sonra öğrenen birçok fizikçi, Müslüman olmuştur.” Ben de o toplulukta yaşım çok genç olmasına rağmen dayanamamış “kimler?” diye sormuştum.

Yaşanan suskunluğun içinde o zatın bana bakışlarını uzun zaman unutamadım. Böyle rivayetler çoktur. Suyun üzerinde yürüyenler olmuştur. Uçup ta göğe yükselenler görülmüştür. Kesilip de ölmeyenler, ölüp de dirilenler vardır. Ancak hepsinin bedenleri birer fani olarak toprağa karışmıştır. Daha vahim olansa şudur ki, bugün bile fikir üretmeyi bırakıp bunları dinleyerek zikreden milyonlar var. Hayırlısı…

Cennet cehennem için söylenebileceklerin anlaşılır olması sebebiyle önce tanrı kavramını sallamak istedim. Tanrı, uzayın derinliklerinde yaşayan ve ancak ellerimizi açıp göğe baktığımızda bizi fark edebilen, insan soyundan beyaz elbiseli, aksakallı bir er kişi ise eğer, mahşerde mertliğine yakışır biçimde sözünde duracak ve mahkemeyi kuracaktır elbette. Buna inanana, bu alemi korku içinde yaşamak düşer. Benim inandığım tanrı kavramı ise bu değil. Biliyorum ki, doğa algılayabildiklerimle sınırlanmıyor. Biliyorum ki, sınırlı olan sadece seçeneklerimdir. İşte kuantum ve kuantizasyon (kesiklilik) felsefesi de bunu söylüyor. Seçeneklerim içinde istediğimi yaşamak dururken, özgürlüğümü kimseye kiralamam. Zavallıya yenik düşürmem fikrimi. Doğru bildiğimi seçerim korkusuzca. Yanlışa elimi uzatmam. Buna da sebep aramam. Seçim benimdir…

Biliyorum ki; maddem, bedenimle sınırlı değildir. Sınırlı olan şey, ruhumun geri dönüşümlü bedenlerdeki ömrüdür. “Madde” bilinen şey ise, adına “Kuanta” dediğim ruh-beden bütünlüğümdür. Biliyorum ki, bu bütünlük ebedi iken, her ömür ölümlüdür. Bu kadar söze, “o kadar da hazırlamıştık kendimizi, nerde bu cennet-cehennem” diyenler varsa, “Mersin’in antik bir mekanıdır” diyorum. Başka da bir şey demiyorum…

Aman tanrım! “Herkes gider Mersin’e …” lafı buradan mı geliyor yoksa? Altüst oldum birden. O zatı bulup sorsam keşke. Bilirdi mutlaka, kim - ne zaman – ne diye söylemiş bu lafı. Başa mı döndük yine? Hayırlısı…

Dedim ya, kıyamet kopacak şimdi…
Ama durun! Daha Mesih geleceğdi…
Durun Ama. Daha garpus geseceğdih…

Devran dönüyor Dostlar, Uyanalım artık! Atı alan Üsküdar’ı geçmeden...

“Kuantum Gerçeği” blog serimin son bölümünde vurgulamak istediğim iki nokta kaldı sanırım. İlk vurguyu tespit ettiğim önemli bir yanılgıya yapmak durumundayım. Özellikle tıp ilmi ya da sektörü ile bir şekilde alakalı olanlar mutlaka bilirler ki, tedavide “Plasebo etkisi” adı verilen bir uygulama mevcuttur. Genellikle patolojik bozukluklar içermeyen vakalarda ya da tıbben tedavi şansının kalmadığı hallerde uygulanmaktadır. Hastaya, sadece vitamin içerikli ilaçlar reçete edilirken kendisine çok iyi geleceği uzmanca telkin edilir. Önemsenecek bir oranda görülmüştür ki, farmakolojik olarak hiçbir tedavi etkisi olmayacağı iyi bilinen bu ilaçlara hastanın inanması halinde olumlu neticeler alınmaktadır. Kuantum felsefesinin, ilaçtan arındırılmış “Plasebo etkisi” gibi gösterilerek sınırlandırılması ise doğru bir yaklaşım değildir.

Son olarak bir de anons yapayım. Temel bilimlerde kuantum gibi önemli bir diğer kavram diyebileceğim, termodinamiğin ikinci yasası olarak da bilinen ancak, malum çevrelerce markalaştırılmaya henüz layık bulunmadığından mühendislik fakültelerinde ders olarak gösterilmenin ötesine geçememiş, “Entropi” gerçeği hakkındaki bloğum üzerinde çalışmalarıma başladım. Kuantum felsefine tamamlayıcı bir katkı yaptığını düşündüğüm yasa hakkında paylaşacağım bilgi ve düşüncelerimin ilginizi çekeceğini umuyorum.

Edebi lisana tutku düşmüş ya yüreğe bir kere, aşk etmeden hatmetmek uygun düşmez artık değil mi?

Hoşgörünün diyarında, fikrim fikrinize yar olsun, fikirlerimiz yad olsun…

Sevgiyle

 
Toplam blog
: 36
: 1267
Kayıt tarihi
: 25.05.08
 
 

İstanbul'da doğdu. Teknik Lise Elektronik Bölümünde okurken rakamlara olan ilgisini de keşfetti. ..