- Kategori
- Gündelik Yaşam
Lükslerimi verin bana...

Yerlere kadar camlı penceremden gördüklerim....
Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlarım olmadan da yaşarım...
Nerde duymuştum ilk kez bu sözcükleri , kim söylemiş hatırlamıyorum. Ama bana’ cuk’ diye oturdu işte…
Küçük sevinçlerimle dokuyorum hayatımı her gün yeni baştan, ilmek ilmek nakış nakış…
Kim demiş, bozkırlar yeşermez diye… Kim!
Zümrüt yeşili denen renk bu olsa gerek. İskoçya çayırlarını bile geride bırakan güzellikteki yemyeşil buğday tarlaları öbek öbek sağım solum. Aralarında tek tük ahlat ağaçları, yemyeşil kollarını göğe doğru uzatmış. Her biri ayrı motif, ayrı duruş, ayrı biçim. Kimi raksediyor eteklerini savura savura. Bazısı dua eder gibi avuçlarını gökyüzüne uzatmış. Kimi çaresiz ve yalnız, kollarıyla sarmış bedenini. Bazısı yavrularını almış eteklerine, sıkı sıkıya korur gibi. Kimi cılız, güçsüz, prematüre bebek sanki. Bazısı dik ve mağrur, tek başına, meydan okurcasına hayata…
Bazıları katar katar, takılmışlar birbirinin peşisıra. Belirsiz bir yolculuğa giden göçmenler gibi…Oysa ağaçlar yerleşikliğe hükümlü değil mi aslında…
Geçen yıl ne çabuk da sararmıştı ekinler. Hiç büyüyemeden, serpilemeden, yeşeremeden, uzayıp da başaklarının ağırlığı ile boyunlarını bükemeden.
İki aydır aralıklı devam eden yağmur rahmetini, bereketini verdi ekinlerin. Her yan öbek öbek zümrüt yeşiline boyanmış, Van Gogh’un karga sürüleri altındaki ekin tarlaları resimlerine nazire yaparcasına. Hani daracık bir patika yol uzanır ekinlerin arasından, nerde bittiği belirsiz. Çıldırarak ölmeden önce yaptığı son resimdir o, biraz da yarım kalmış. Çoğunlukla deli fırça darbeleri ile hüznü çağrıştırır ama…Yolun nereye gittiğini bulabilenlere umut da verir bir yandan.
Hayranı olduğum Van Gogh yeşili bile, bu kadar güzel, canlı, parlak değil işte…Hiç bir tüpte yok böyle bir renk henüz!
Büyülenmiş modundayım ne zamandır, kasabaya gidiş gelişlerde. Uçsuz bucaksız maviliklerin altında serili, yer yer kıpkırmızı gelincikler, papatyalar bezeli zümrüt yeşilleri, ruhumun tüm paslarını siliveriyor. Kırmızı ve yeşilin o muhteşem tezatı bir yandan çarpıyor beni, bir yandan da yeşil, tüm dinginliği huzuru ile sessizce koynuna alıveriyor ruhumu. Yol boyu ekinlerin arasında dala çıka kayboluyorum. Öyle çarpıcı ama dingin, sessiz ve huzurlu…
Kadınlar çalışıyor tarlalarda daha çok sabahları. Uyku mahmurluğum arasında farkediyorum onları güllü şalvarları ile ekinlerin arasında... Bebelerini ağaç altlarına koymuşlar .
Traktörler , takalar gibi allı yeşilli ve telaşlı eve dönmedeler, akşamın alacası inmeden.
Çiftçinin yüzü güler mi acaba bu yıl ? Ama gübre, tohum, mazot ateş pahası …Kaç çiftçi tütün ekmekten vazgeçti yine bu yıl kimbilir ?
İlk kez geçen yıl görmüştüm pembe tütün çiçeklerini bozkırlarda, Habişle birlikte Banaz çayının peşinde koşarken.
Hep yerlere kadar inen camları ile önündeki yemyeşil bahçesine açılan bir evim olmasını düşlemişimdir .
Hani oturduğunuz yerden, karda yağmurda bile kendinizi bahçenin içindeymiş gibi hissedebileceğiniz bir mekan. Dışarıda yağmur yağarken o yeşilin içindeymişçesine tavşan kanı çayınızı yudumlayacağınız bir yer işte…
Biliyor musunuz oldu sonunda !
Evim de öyle, iş yerimde !!! İkisi de benim değil ama olsun. Benim olması gerekmiyor ki zaten… Malın eşyanın esiri olmak sıkar ruhumu. Kimbilir, üç beş ay sonra nerelere kanat çırpacağım ben ? Deniz mi, dağ mı, bozkır mı …
Hani Charles Dickens’ın romanlarında vardır tasvirleri, Hyde Parka bakar evin pencereleri…benim de evim aynen öyle bir parka bakıyor işte. Asırlık çınarları, köknarları, akasyaları olan bir parka ! Düşünebiliyor musunuz ! Camlarım yere kadar değil ama kocaman. Yattığım yerden bile parkı görebiliyorum. Hiç kapatmam perdelerimi. Sabahları susmak bilmez kuşlar bıcır bıcır…Öyle uyanırım ben. Mehtaplı gecelerde, ay ışığı dolar odama, çamlar arasından süzülerek. Hem ben ışıksız uyuyamam ki…
Siz hiç, yerlere kadar inen camlı bir odada, kan kırmızı gelincikleri seyrederek blog yazdınız mı ? Hem de akasyalar açarken…
Şeyyy…söylemesi ayıp ama ben yazıyorum da…Hem de işyerimde. İnanmazsanız galerimdeki resimlere bakın. Şimdi çektim otlara, dikenlere belene bulana…
Anadolum benim…Ne güzel, ne asil, ne mağrur, ne umutlu, ne aydınlık ve nasıl da mütevazisin sen…
08.Mayıs.2008/ Uşak
Blognot: "Lazım !" başlıklı bloğu ile bir anda içimi sevinçle dolduran, bloğumun esin kaynağı Nilgün Ok'a sevgimle...
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=108231