- Kategori
- Öykü
Mahperi

Fırından çıkarken kendi kendine söyleniyordu. İhtiyar yüzünde zorda olsa fark edilen bir endişe vardı. Kol uçları yıpranmış, petrol mavisi hırkasının yakalarını sol eliyle çekiştirerek birbirine yakın tutmaya çalışıyor, sabahın ayazından biraz olsun korunmak istiyordu.
“Yine sitem edecek Mahperi” diye telaşlandı. O anda, sekiz gündür bir türlü kabullenemediği acı gerçek sert bir tokat gibi çarptı yüzüne yeniden. Durup kaldı olduğu yerde. Alt dudağı aşağı sarktı. Ağlamaklı bir hale büründü griye çalan nemli gözleri. Biraz daha büküldü beli. Titrek ve yorgun adımları isteksizce sürüklendi kaldırımda bir müddet. Uzun süredir ütülenmemiş ve bir hayli bol gelen kum rengi pantolonunun içinde, ince ve cılız bacaklarının dermansızlığı fark ediliyordu. Arkasından gelen birisinin ona yetişmesini ister gibi yavaş ve cansızdı adımları. Başı önde bir müddet durup soluklandı. Birini dinler gibi dikkat kesilmişti. Kulaklarında, yıllardır duymaya alıştığı bir sesi duyar gibi olmuştu. Hafif bir tebessüm dokunup geçti dudağının kenarından. Fırından aldığı sıcak ekmeği üşüyen diğer eline aldı. “- Tam da Mahperi’min istediği gibi” diye geçirdi içinden. Yüzündeki ızdırap çizgileri daha da belirginleşti. Belinin ağrısına aldırmadan biraz dikleşmeye çalıştı yorgun vücudu. Başını hafifçe yukarı kaldırdı. Islak gözleriyle gökyüzünde bir şeyler ararcasına bakındı. Aradığını bulamayan bir çocuğun küskünlüğüyle düştü omuzları. Büküldü beli eskisinden de beter.
Tam sekiz gün olmuştu kırk altı yılını bir gün dahi ayrı geçirmediği, “sultanım” dediği, taparcasına sevdiği eşini, Mahperi’sini kaybedeli. O sevgi dolu yıllar nasıl da geçivermişti. Kırk altı yıl nasıl da ansızın bitivermişti. Oysa, onu kaybettiği günden beri bir dakika bile nasıl da geçmek bilmiyor, nasıl da can yakıyordu her saniyesi.
Sultanı’nın o soğuk, ıslak ve karanlık çukura bir başına, beyaz bir kefen içinde öylece yapayalnız konuluşunu, mezarlık görevlilerinin alışkanlık edindiği vurdumduymaz bir aceleyle ve hoyratça üzerine toprak atışını, gözyaşlarını içine akıtarak izlemişti. Son duanın ardından biraz daha kalmasına izin vermişti kendi gibi ihtiyar, sayıları onu bulmayan cemaatten geride kalmış birkaç eski ahbabı. Artık mezarlığı terk etme zamanı geldiğini söyledikleri vakit içindeki acı daha da büyümüş, taşıyamaz olmuştu bu ağır yükü. Sultanı’nı o karanlık, o daracık çukurda, ıslak ve soğuk toprağın altında yapayalnız, bir başına nasıl bırakıp gidebilirdi. Böyle bir şeyi yapmasını nasıl isterlerdi kendisinden. Karanlıktan korkardı Mahperi. Dar yerleri hiç sevmezdi hem. Belki üşürdü. Belki su isterdi. Beni hep yanı başında isterdi. Saçlarını kim okşardı uyusun diye. Bırakamazdı. Onu.., öylece bırakıp gidemezdi. Hem ilkbahara birkaç ay kalmıştı. Latife pastanesinde limonata içeceklerdi daha. Havalar ısınsın gideriz demişti Mahperi. Çok severdi Latife’yi.
Zorla söküp almışlardı Mahperi’sinden. Fayda etmemişti mezar toprağına yapışıp kalmak. İçindeki sessiz çığlığı duymamış mıydı kimse? Bilmiyorlar mıydı bırakıp gidemeyeceğini. Bilmiyorlar mıydı daha ilk günkü gibi sevdiğini ve hiç eksilmediğini, bitip gitmediğini bu sevginin. Orada, sultanı’nın yanı başında oturup kalmak, oradan ayrılmamaktı bütün istediği. Onun yanında kalmak, onunla dertleşmek, bu ilkbaharda ne yapacaklarını konuşmak olacaktı ona acısını unutturan. Üstelik Nisan ayına şunun şurasında ne kalmıştı. Büyükada’ya gideceklerdi yine günübirlik. El ele olacaklardı baharda açan çiçekli yolda ağır aksak ilerleyen faytonda. En tepeye geldiklerinde usulca öpecekti yanağından kırk altı sene önceki gibi. İncitmeye korkarak okşayacaktı saçlarını omuzuna dayanmış o asil başın. Buranın çayı bir başka güzel oluyor diyecekti Mahperi sahil kahvehanesinde ipek saçları denizin esintisiyle dalgalanırken. İstanbul’a bakacak ve hiç bitmesin isteyeceklerdi bu an, adanın kıyısında birbirlerine destek olmuş ağır aksak yürürken. Bir yıl sonra aynı günde geri gelmek üzere ayrılacaklardı adadan akşam vapuruyla, seyrederlerken denizi. Bir sonraki seneyi görebilecek miyiz diye geçecekti içlerinden ve amansız bir korku gelip yerleşecekti içlerine. Saklayacaklardı bu korkularını birbirlerinden, bu güzel anı hüzne boğmamak için aylar sonra söylemek üzere ihtiyar ve ürkek yüreklerinde. Bostancı’da gençlerin itiş kakışı arasında düşmemek için birbirlerine sıkıca tutunmuş iki sevimli ihtiyar olarak ayak basacaklardı karaya. Belki yorgun, ama bir o kadar sevgi dolu gireceklerdi evlerine.
Apartmanın kapısını zorlukla açabildi titreyen ve üşüyen ve üzeri güneş lekeli ihtiyar elleri. Ezbere bildiği elektrik düğmesine uzanıp apartmanın otomatiğini yaktı. Merdivenleri yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Şu anda her basamakta dinlenmek ihtiyacı hissettiği bu merdivenlerde, yıllar önce eşiyle nasıl yarış yaptıkları geldi aklına. Nasıl da genç, nasıl da sağlıklı ve mutluydular. Evlendikten bir sene sonra almışlardı bu evi. Çok, hem de ne çok sevmişti Mahperi. Üç katlı şirin bir apartmanın son katındaydı yuvaları. Bir gün olsun bu merdivenlerden şikayet edip, asansörlü yeni bir binaya taşınmayı düşünmemişti Mahperi. Nasıl düşünsündü ki. Bütün anıları burada, bu evdeydi. Hiç doğmamış bebeklerinin odası bu evdeydi.
Elindeki ekmeği düşürmemeye özen göstererek birkaç basamak daha çıktı. Yorulmuştu. Sırtını merdiven korkuluğuna dayayıp başı önde, dokunsan yıkılacak bir halde bekledi. Korkuyordu bir basamak daha çıkmaya. Korkuyordu sevdiği kadının anılarıyla, eşyalarıyla, kokusuyla dolu evlerine adım atmaya. Kendisini ihanet içinde görüyordu. Onu, o karanlık ve ıslak çukurda bir başına bırakıp nasıl dönebilmiş olduğuna kızıyordu. Kırk altı yılın birkaç günlük istisnası dışında hiçbir zaman yalnız yatmamıştı sultanı. Yalnız yatamazdı. Yorganın altından usulca sokulup kendisine dokunmadan, orada yanında olduğunu anlamadan uyuyamazdı. Oysa şimdi yapayalnız kalmıştı o karanlık çukurda. Bırakıp dönmüştü işte. “Lanet olsun bana” diye söylendi kendi kendine. Ölümünden önceki son geceyi hatırladı. Nasılda sokulmuştu yatakta. Saçlarını okşamasını istemişti. Havalar ısınınca Latife pastanesine gidelim, o serin limonatadan kana kana içmek istiyorum demişti. Ne acı ki havalar ısınmadan, o çok sevdiği limonatadan son bir kez kana kana içemeden bu dünyadan göçüp gitmişti.
Dairenin dış kapısını kapatmış içerde, mutfakta bir ses duyabilirim umuduyla dikkat kesilmişti. Ne güzel kahvaltı hazırlardı Mahperi. Elinin değdiği her şey ayrı bir tat alırdı. Yıllardır bu sahneyi binlerce kez yaşadığını, yinede hiç bıkmamış olduğunu farketti. Kapıyı usulca kapatıp, mutfaktan gelen tabak çanak seslerini dinlerdi. Elindeki ekmeğin tam da eşinin istediği gibi sıcak ve taze oluşundan mutlu olur, onun sevdiği bir şeyi almış olmanın hazzıyla girerdi mutfağa. Hemen hemen her sabah saçlarını toplamış olurdu Mahperi, mutfak kapısına arkası dönük dilimlerken domatesleri. O güzel boynundan öpmek için usulca yanaşır, başına gelecekleri bildiği halde yine de çoğu zaman bundan alıkoyamazdı kendini.
Gözlerinden akan bir damla yaşı kuruladı. Cesaret edip bir türlü mutfağa doğru gidemiyordu. Oysa elindeki ekmek tam da onun istediği gibi fırından yeni çıkmıştı. Fırıncının çırağı bu sabahta azarlamıştı ekmeği seçerek aldığı için. Bu seferki daha bir zoruna gitmişti. Eskiden aldırış etmezdi. Sıcacık ekmeği narince tutarak eve doğru ilerlerken Mahperi’sini düşünür, gülümser, unutur giderdi bacak kadar çocuğun ne dediğini.
Ses çıkarmaya korkar gibi yavaş adımlarla ilerledi mutfağa. Elindeki sıcak ekmeği sıkıca tutuyordu. Umutla arandı gözleri. Ama yoktu işte Mahperi. Bir daha da hiç olmayacaktı. “-Neden beni de almadın yanına? Neden beni sensiz bıraktın?” diye küskün ve acı dolu bir tonda söylendi ağlamamak için kendini zorlayan insanın titrek sesiyle. Bir an için gözlerinin önü karardı ve yer ayaklarının altından kayar gibi oldu. Mutfak tezgahının kenarına tutunarak dengesini sağladı. İhtiyarlıktan, sevdiğini kaybetmiş olmaktan, yedi gündür ağzına lokma koymadığından artık bitkin ve halsiz düşmüştü. Sıkıca göğsüne bastırmış olduğu ekmeği diğer yedi ekmeğin yanına koydu. Hiç birisine el sürememişti. Bir lokma dahi kopartıp yememişti o ekmeklerden. Her sabah aynı saatte üşenmeden çıkıyor evden ve fırından en sıcak ve pişkin ekmeği alıyor, bir önceki sabah aldığı ekmeğin yanına koyuyordu.