Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Ağustos '14

 
Kategori
Tarih
 

Modernleşme tarihimize aykırı bakış

Modernleşme tarihimize aykırı bakış
 

Konu, farklı akademisyenlerin farklı dönemleri kapsayan siyasal tarih tezlerinin birlikte yorumlanmasıyla 16.YY sonlarından günümüze bir sürekliliğin analizini içermektedir. Söz konusu tezleler iktisatçı ve düşünür İdris Küçükömer’in başını çektiği ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) savunucularının ileri sürdüğü sağ-sol kavramını baş aşağı eden tez ile paralel özellikler taşıyan ve son dönemde giderek özellikle yabancı akademisyenler arasında taraftar bulduğu anlaşılan Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama-gerileme dönemi olarak resmi tarihte kayıtlı geç 17.YY ile erken 19.YY arası dönemini bir nevi tersten okumaya yönelik “İkinci Osmanlı İmparatorluğu" "The Second Otoma Empire – Political and Social Transformation in the Early Modern World” adıyla akademisyen Baki Tezcan tarafından kitaplaştırılarak ileri sürülen tezdir.

Bu yazıda geçmişte üzerinde çokça tartışılan ATÜT değil ileri sürenleri tarafından İkinci Osmanlı İmparatorluğu” olarak adlandırılan tez ele alınmaya çalışılacaktır. Ancak, öncelikle ATÜT;ün son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi siyasetine ilişkin vargısını kısaca hatırlamak gerekirse: “asya tipi üretim tarzı” tezi, Osmanlı’nın neden kapitalist bir düzene geçemediği sorusuna ve “feodal üretim tarzı” na karşılık iktidarın parçalanmasına ve sivil toplumun gelişmesine izin vermeyen “despotik” merkezi iktidarın odağında olduğu bir yaklaşım içermektedir. Özel mülkiyetin gelişmesinin de önünde engel olan bu bürokratik merkezi yapının siyasi etkileri tezin ileri sürüldüğü 1970’li yıllara (ve günümüze) kadar devam etmekte; yeniçeri-ulema-esnaf birlikteliğini temsil eden hareket ilerici olup sol siyaseti, buna karşılık “Batı”yı kıble alan yukarıdan aşağıya yönelik “laik-bürokratik” hareketler ise gerici niteliğe sahip olup sağ siyaseti temsil etmektedir. Bu bakış açısından Türk siyasi yelpazesinde, İttihat ve Terakki Hareketi ve devamı olarak görülen CHP sağ, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile devamı olan Demokrat Parti ve Adalet Partisi ise sol kurumsallaşmaya karşılık gelmektedir.        

Yazımızın odaklanacağı ikinci tezi ileri süren Tezcan; dünyada tanrının gölgesi olan padişahların bu nedenle kolay kolay alaşağı edilememesi gerektiğini ancak, 1603 ile 1703 arası bir asırlık dönemde dokuz sultanın Osmanlı tahtına geldiğini, bunların altı tanesinin ise tahttan indirildiğinin ve bu durumun nedeni olarak Osmanlı’nın gerilemesi ile geç 16. YY’da başlayan toplumsal düzensizliğin yol açtığı egemen kabulünün altını çizmektedir. Nitekim 20.YY Osmanlı tarihçiliği söz konusu tahttan indirmeler ve padişah katlinin, resmi anayasal bağdan yoksun ve bazı askerden bozma haydutların düzensizlikleri olduğuna inandırma gayretindedir. Oysa, bu dönemdeki tahttan alaşağı etmelerin meşrulaştırılması ve diğer bazı bağlantılı nedenler, padişahın yapması ve yapmaması gerekenleri ve alaşağı etmeyi meşru kılan nedenlerin ve yöntemlerin yazılı olmayan biçimde algılanmasına işaret etmektedir. Bu bağlamda, 17. YY’da tahttan indirmelerde rol oynayan tek politik aktör “ulema” değildir. Bilindiği üzere, 16. YY sonlarından itibaren Osmanlı’da yanlış giden her şeyin sorumlusu olarak görülen “yeniçeriler” de alaşağı etmelerde rol oynamışlardır. Her ne kadar ana akım tarihçiler yeniçerilerin bu eylemlerini yoldan çıkma ve geriliğin işaretleri olarak görmekte ısrar etseler de, İngiliz Kraliyet’indeki tahttan indirmelerle de paralellik kurularak dönemin batılı bazı gözlemcileri, yeniçerileri padişahın mutlak gücünün tahribine karşı toplumu koruduğu görüşündedirler. Nitekim Jön Türk akımının önde gelenlerinden Namık Kemal de, 1826’da II. Mahmut tarafından ortadan kaldırılmadan önce yeniçerilerin milletin silahlı danışma meclisi olduğu düşüncesindedir. Şerif Mardin ise, yeniçeriler ve diğerlerinin bu yasa dışı eylemlerinin yasal muhalefet geleneğine yönelik bir politik kültürün dışa vurumu olduğu görüşündedir. 17. YY’da Osmanlı devlet yapısı ile dışarıdan temas sonrası ortaya çıkan bir görüş de, devletin monarşi ya da aristokrasi olmaktan çok demokrasi ya da sınırlı bir monarşi türü olarak nitelenebileceğine, bunun da Osmanlı askeri yapısı ve ulemanın kurumsal olarak Fransız Genel Meclisi ile (devrim öncesi) paralellik gösterdiğine dairdir. Dönemin bir diğer görüşüne göre, bu düzende Osmanlı Ordusu ile üst düzey ulemanın sultan üzerinde babadan oğla geçen güçlü bir kontrol rolü bulunmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde ise yine bir dış gözlemcinin bakış açısından 19.YY’ın ilk yarısındaki II. Mahmut ve Reşit Paşa’nın modernleşmeye yönelik reformları, “eski Türk anayasasının” ya da “padişahın Müslüman tebaasının hürriyetlerinin” tahribi anlamına gelmektedir. 

Baki Tezcan 16. YY sonu ve 17. YY’da “İkinci Osmanlı İmparatorluğu” tezine temel teşkil eden Osmanlı politik yapısındaki sosyo ekonomik dönüşümü; ortaçağ hanedan yapısına karşı bir erken modern devlet, kültürel olarak erken modern duyarlılığa sahip, ekonomik açıdan daha fazla piyasa odaklı, adalet sistemi açısından hanedan üzerinde kısmi otoriteye sahip ve daha yeknesak, politik olarak dönemin yasal gelişmeleri ile karşılıklı ilişki halinde “sivilleşme” ve “ön-demokratikleşme” olarak nitelenebilecek süreçlerin sonucu olarak sınırlı bir hükümet, ve sosyal olarak da daha az tabakalaşmış bir toplum olarak nitelemektedir. Burada sözü edilen “ön-demokratikleşme” ifadesi Tezcan’a göre, imparatorluk idaresinin daha büyük bir bölümünün padişahın askeri kölelerinin egemen olduğu yönetici sınıfa nazaran “yabancılar” olarak nitelenen, yeni gelenlerden teşkil ettiği bir sürece karşılık gelmektedir. Böylece giderek daha fazla, geçmişi finans ya da ticaret olanlar yönetimdeki önemli pozisyonları askeri kölelerin elinden almışlar ve imparatorluk siyasetini sivilleştirmişlerdir. Bu gelişmelerin sonucu olarak Tezcan’a göre, 18. YY’la girilirken ve bu dönemin sonuna kadar sürecek bir konsensüs; hanedanın otoritesinin sınırları, yeniçerilerin bir kurum olarak bağımsızlığı ve merkezin dışındaki bölgelerdeki ayanın yerel otoritesi üzerinde sağlanmış olmaktadır, ta ki merkezi iktidar gücünü yeniden kazanana kadar. Bu durumda da, III. Selim’in tahta çıkışından itibaren başlayarak II. Mahmut ve Abdülmecit’e kadar geçen ve muhalefeti ortadan kaldırmaya dönük yeni düzeni ifade eden dönemin bir sonucu olarak 1826’da yeniçerilerin ortadan kaldırılması süreci ulemanın da gücünün zayıflamasına yol açarak, demokratikleşme potansiyelini içinde barındıran ve sonuçta buna evrilebilecek bir rejim olarak sınırlandırılmış bir monarşik yapıya engel olmuş, bunun yerine imparatorluğun çürümüş bir eski rejime dönüşmesine yol açmıştır.

Tezcan’ın yukarıda özetlenmeye çalışılan radikal tezine katkı sağladığı düşünülebilecek bir saptamayı da, Osmanlı İmparatorluğu’nda politik suç kavramını ele aldığı makalesinde Ruth A. Miller yapmaktadır. Miller’a göre politik suçun her zaman en büyük tek suç olduğu modern Osmanlı ceza sisteminde, hukukun dönüşümü ve modernleşmesinde anahtar rolü oynayan dini yapılanmadır. İslam hukukunun alimleri olarak dini hiyerarşiye tabi ve Osmanlı adalet sisteminde önemli pozisyonlarda yer alan “ulema”, merkezi bürokrasinin yayınladığı düzenlemelere sözcülük yapmak suretiyle dini meşruiyet ve merkezilik kazandırarak politik gücü akla yatkın hale getirmektedir. Bunun sonucu olarak devlet ile dini yapılanma arasında  benzersiz modern bir ilişki bulunmaktadır. Diğer taraftan, Miller’a göre, modern imparatorluk öncesinde bu iki daire arasında kesinlikle bir dialog bulunmakla birlikte, ancak 1839 sonrasında, bu ikisi etkin olarak bir araya gelmiş ve din yeknesak bir devlet gücünün asli dayanağı olmuştur.  Böylece ulema, daha önce dini, sosyal ve bireysel ahlakın bir uzlaştırıcısı durumundayken, yalnızca “politik ahlak”ın baz alındığı bir yapıda fonksiyon gösterir olmuş, bu işleyişte genel olarak suç, yalnızca politik suç, günah da devlet karşıtı ya da bürokrasi aleyhine faaliyet olarak resmiyet kazanmıştır. Bu açıklamada Miller’ın modern imparatorluk öncesi olarak nitelediği 1839 öncesi dönem, yukarıda Tezcan’ın İkinci Osmanlı İmparatorluğu olarak nitelediği geç 16.YY ile erken 18.YY arası dönemi de kapsamaktadır. Bu durumda, III. Selim ile başlayan, II. Mahmut ve yeniçerilerin ortadan kaldırılması ve Abdülmecit ile daha belirginleşerek süren dönemin, ulema açısından bağımsızlığın ve gücün yitirilerek merkezi devletin bir unsuruna dönüşme dönemi olduğu sonucu çıkarılabilir.

Yukarıda değinilen, modernleşme paradigmasına aykırı iki tezin birbirleriyle ilişkisini yüzeysel olarak kurmak işin kolayına kaçmak olacaktır şüphesiz. Bununla birlikte,  modernleşme tarihimize hakim paradigmayı sarsan İdris Küçükömer’in siyasi akımları tersyüz eden yaklaşımının tarihin daha gerilerindeki bir analojisinin ortaya atılmış olmasının heyecan yaratması kaçınılmazdır. 

Bu çerçevede ele alınabilecek olan 1703 ve 1730 isyanları ayrı bir yazının konusunu oluşturmaktadır. 

 
Toplam blog
: 129
: 1104
Kayıt tarihi
: 12.06.06
 
 

Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F mezunuyum. Yüksek Lisans diplomalarımı G.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü'nd..