- Kategori
- Öykü
Musa Artar'ın Mavinaz'ı
MAVİNAZ
Musa Artar’ın yayımlanmamış bir öyküsünden söz etmeliyim bu yazımda. Zekice yazılmış, vicdani vurgular taşıyan, özeleştirinin nemenem bir erdemsellik olduğunun örnekleriyle dolu bir öykü. Üstelik öykü sanatı bağlamında da çok güzel… Adı; Mavinaz.
Güler yüzlü Veysel, yeni nişanlandığı kızın babası Faruk’u, patronuyla tanıştırmak istiyor. Çetin adlı bir muhasebecidir o. Bürosunda dosya yığınlarından başka şeyler de var. Raflarda kitaplar, dergiler… Masanın üzerinde Ravel’in Bolero’sunu çalan gramafon, duvarlarda tablolar, şurada burada el emeği, göz nuru kilimler, biblolar. Kısacası Çetin Bey, yazarın düşlerini, hayallerini süsleyen bir idol; entelektüel bir yazar. Öykü yazarı. Ama öykülerini bile imeceyle yazan bir paylaşımcı. Öyküleri Hatay’ın Vakıf köyünden Berç adlı bir Ermeni dostuyla birlikte yazıyor.Berç’in tüm akrabaları Arjantin’e yerleşmiş. Onu da yanlarına isterler ama o, “Musadağ’dan ayrılamam,” diyerek ısrarlı davetleri reddeder ve sonunda da Vakıfköy’de ölür. Böylece büyük bir yalnızlığa gömülür Çetin Bey. Aradan uzun zaman geçmiş olmasına karşın tek öykü yazmıştır, onu da edebiyatla ilgili oluğunu anladığı konuğuna verir, “Öyküyü bitirdiğimizde, bir akşam oturup bunu Berç’ten kalan boğmayla kutlarız,”diyerek Berç’in yerine, öyküyü onun tamamlamasını ister.
Bu süreçte öykü yazarımızın yazdığı öyküyü okumuş oluruz. Güzel bir anlatım ve insana dair ilginç halleri anlatan ilginç ve estetik buluş niteliğinde ayrıntılarla varsıl.
“Bu da kişiliğimin garip bir özelliği; sevdiğim şeyleri, beğendiğim, önemsediğim şeyleri hep en sona saklarım. Diyelim tabakta sekiz on tane kiraz kalmış. En irisini, en olgununu en sona bırakırım. Ya da posta kutumda üç beş zarf bulmuşum; reklâmları, faturaları çabucak elden çıkarıp en sonunda dostumun mektubuyla baş başa kalmayı yeğlerim. “
Çetin Bey’in yazdığı Mavinaz adlı öykünün baş kahramanıdır Mavinaz. Öykü boyunca, tinsel ve fiziki özelliklerindeki ayrıntılarıyla betimlenerek gizemli bir karakter haline getirilmiştir.
“Uzun süre öyle kaldı. Durumlar arası geçişlerde oldum olası çok yavaştı ama şimdi kımıldamak bile istemiyordu. Oblomovluğu nedense hep eril bir karakter olarak kabul edegelmişti ancak şu anda kendisi de tam bir Oblomov’du. Anlamadığı şey, ruhunda fırtınalar koparken, duyguları, düşünceleri deli taylar gibi sağa sola koştururken, nasıl oluyordu da bedeni kıyıya vurmuş bir denizanası kadar umarsız, devinimsizdi… Kerem’in savladığı gibi geçişler ustası olsaydı hiç böyle acı çeker miydi?”
Mavinaz’ın, girift ve bir o kadar da çarpık duygularının ütopikleştirdiği, hatta platonikleştirdiği kahramanı da Kerem’dir.
“Hem ruhani, hem de cismani aşkı doruklarda yaşamış olan aşkın pîri Mevlana: “Seni sevmeyene sabır gösterme; dönüp seni yüzsüzlükle suçlayabilir” der. Bunu söyleyen Mevlana ise durup düşünmeli, çok düşünmeli, diye içinden geçirdi Kerem. Birden kendini kötü hissetti. Köze yel değmiş gibi harlandı.”
Çatışmanın, çelişmenin bir ucunda da Edip yer alıyor. O da bir başka tip:“Edip, Suriye’ye gitmemiş miydi? Din adına, hem de “Bir insanı öldürmek, tüm insanlığı öldürmektir” diyen bir dinin adına insanların boğazlandığı Suriye’ye… Yaklaşık olarak yetmiş ülkenin doğrudan ya da dolaylı olarak desteklediği bu saldırı nedeniyle dünyanın birçok ülkesinden, işi gücü insan öldürmek olan gözü dönmüş canilerin doluştuğu Suriye’ye… Dayanamamış, laik ve antiemperyalist cephede yer almak üzere o da gitmişti bu ülkeye. Oradan yazılar ve fotoğraflar gönderiyordu Türkiye’ye.”
Kerem’in aşkından esintilere gelince…
“Çok seviyordu onu. Cam kırığı gibi dolmuştu içine. … o olmayınca, anlamsız bir zaman parçasıydı. Şarkılarda hep o vardı, şiirler hep onaydı. Her şey yalnızca onunla anlamlıydı. Okul koridorları, öğretmen odaları, Amanos’un içi dışından büyük çınarları, Asi’nin alçakgönüllü asma köprüsü, arabadaki müzik, kumsaldaki yürüyüş, bir tekneden denizin sonsuzluğuna dalmak, ancak onunla anlamlıydı. “
Belli ki Kerem bir öğretmendir. Ama omzundaki çantasına dergi, kitap sığmayan, günübirlik yaşayan, bilgi yoksunu, etik, estetik değerleri olmayan, yazına, sanata, doğaya ilgisiz küçük çantalılardan değil; Mavinaz’ın, zaman içinde sahip çıkmasa da, arkasında durmasa da çifte anlam katarak doğru biçimde betimlediği gibi “bilgecan” bir öğretmen.
“İster kalabalık çay bahçeleri olsun, ister sınıf, ister öğretmen odası, ister ıssız dağ yolları, hiç fark etmez. Her yerde yalnızdılar. Herkes ve her şey gri, onlar rengârenktiler. Sanki gökkuşaklı bir yağmur sonrası idiler.
Kimi zaman gülüşler yoğunlaşıyor, kimi zaman umarsız duygular. Gariptir ki bu karşıt insanlık halleri gözyaşında buluşuyordu. Varsın olsun; gözyaşını öpecek kadar, yaralarını öpecek kadar, onu kendisine getiren ayakları öpecek kadar çok seviyordu onu.”
Ulaşamadığı sevgiliden ötürü,“Kerem yeniden, kendine ait olmayan hayata döndü. Baş belası duygularını ruhundaki kara deliğe gömdü.”
Yazma sırası Kerem’e gelmişti. Mavinaz’ına yazmaya koyuldu: Ne Gökkuşağı kaldı geriye, ne Meyve Sepeti, ne Ruhumdaki Boşluğun Karşılığı, ne Gamzelim, ne Hayalim, ne Aşurem, ne Kısrağım, ne de Canımıniçi… Mavinaz adının çağrıştırdığı tüm güzelliklere de o denli uzaksın ki artık…
İlk kez hitapsız başlıyorum bir mektuba… Mektup diyorum ama verip vermeyeceğimden bile emin değilim. Kendimle dertleşme olarak da kalabilir yazdıklarım. Bakalım… “
Mektuptaki nezaketin, saygının, sevginin yakaladığı düzey eritme derecesindedir.
“Her zamanki gibi duygularımla somut gerçekliğimiz arasında bir denge kurarak, kuşbakışıyla bakacağım sana, kendime ve geride kalan ikimize… “
Bir sevda öyküsünde yaşanmış ya da yaşanabilir çelişkilerin, acıların derinlemesine çözümlemesi öyküye psikolojik boyut katarak, okurun kendi içine dönmesini, kendini oralarda bulmasını sağlıyor ve derinden derine sarsıyor.
“İlişkimizin hızlı geliştiğinden duyduğun pişmanlığını dile getirirdin sık sık. Ve şakayla karışık “Altı ay, göz göze bakmalıydık. Sonraki altı ay, elele dolaşmalıydık. Bir sonraki altı ay…” Üç günlük dediğin insanla, “iki hafta” içinde, “Başka sen yok” dediğin insanı silecek bir noktaya geldiysen, bizim bir buçuk yılda geldiğimiz noktayı “hızlı” olarak değerlendirmek biraz haksızlık değil mi? Kaldı ki bizim, uzun yıllara dayanan çok düzeyli bir dostluğumuz da vardı. İnsanı acı acı gülümseten bu gerçekliği ele alış biçimin, çok …(sözcük bulamadım)”
“Güvenme” duygusunun çelişkilerle birlikte ama çelişkisiz olabileceğinin ince ipuçları hassas bir terazi mantığıyla irdelenmiş.
“… Senin bana, benim sana söylediğimiz sözler her şeyden daha güvenilirdi. Yalanlarla kazanma yerine, birbirimizi incitme, kırma ve hatta yitirme pahasına bile hep dürüst olduk. (Seni güzel bulmamın nedenlerinden biri de bu özelliğindi.)
Ancak olan bitenler hakkında, önemsenen insana açıklama yapmak, güvenilir olmanın tek ölçütü değildir. Güvenilir olmak, insanın kendini kimi konulara kapatmasını da kapsar. Ama bu kapatma hâli zoraki değil, hapşırırken gözlerimizi kapatmak zorunda kalışımız gibi doğal olmalıdır…
O olayda benim başkasına “açık olma” hâlim seni rahatsız etmişti ve bunu da –senin söyleyişinle- bilgece bana söylemiştin. Olayı ele alış biçiminden dolayı seni o zaman bir kez daha sevmiştim.
Gördüğün gibi, açıklama yapmak, güvenilir olmaya yetmiyor.”
Sevginin gizemli niteliği ve değeri de tartışılıyor öyküde. Vurucu betimlemeler ve ince duygulanımlarla insan ve onun sevgisi hak ettiği biçimde yüceltiliyor. Doğrusu insanlığın bugünkü “hali pür melali” açısından yinelenmesinde yarar var.
“Kendini her şeye kapattığın bir dönemde, sana, sevginin gücünü anlatmaya çalışırken: “Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz Başarılı bir üretici değilsiniz” dediğimi anımsıyorum…
Yüreğinin sevgi üretmiş olması değil benim sorunum. Ben ki, insanın en güçlü yanının, sevebilme yeteneği olduğunu düşünürüm. Kanımı yaksa da bu yeteneğin karşısında şapka çıkarıyorum.”
Sır, itiraf, dostluk, sevgide ve aşkta da dürüstlük, pişmanlık ve özür dilemek gibi insanı insan kılan değerlerin tartışılmış olması da öykünün derinliğine katkı yapmış.
“İşe yaramaz(!) bir takım duygular yaşatmış olsam da, doğana uygun bir gelecek vaat edemedim sana. Belki gözyaşlarını öptüm… Belki yaralarını, daha kanarken öptüm… Belki bir başkasının, içine boşalttığı ağuyu gözlerinden süzdüm… Belki yapayalnızlık denizindeyken sen, bir yıl boyunca seninle yüzdüm… Belki filizkıran fırtınalarına rağmen hasat zamanı verimli bir güzdüm… Belki bulutları yastık ettim kızıl saçlı başına… Belki billur bir gözyaşı şişesi oldum gözün yaşına… Belki seni koklarken, yitirilmiş bir yaşamı yeniden doldurmak istedim içime, içine… Belki daha derinlikli bir yaşamın gizlerini fısıldadım kulağına… Belki tutkuların en yoğunlaşmış hâlini kondurdum dudağına… Belki yıldızların ışıltısını doldurdum gözlerine… Belki dünyanın en saygılı kulağı oldum öfkeli sözlerine… Belki şarkılar, belki şiirler, belki, öyküler, romanlar, filmler, fotoğraflar, resimler… Belki, belki, belki…”
“Can” imzalı mektupta, çelişkilerle, cilvelerle, yanlış anlaşmalar ve tartışmalarla dolu aşk öyküsü derinlikli çözümlemeler ve bilgece betimlemelerle anlatılıyor.
“Yaşamın anlamsız, derinliksiz yanlarıyla mücadele içinde ömür süren ama şimdi bir sığlığın burgacında debelendiği anlaşılan Çetin Bey’in soylu, umarsız ve (ama) öfkeli çığlıkları dökülüyor mektuptan. Ruhundaki boşluğun karşılığını bulamamış ya da her bulduğunu sandığında, daha büyük boşluklarla kalakalmış bir insanla karşı karşıya olduğumu hissediyorum.
Bu değerlendirmeler, öyküyü tamamlamayla ilgili sorumluluğumu, büyük titizlik gerektiren yaşamsal bir göreve dönüştürüyor.”
Demek ki Çetin Bey’in yazdığı bu öykü ikinci kişi tarafından tamamlanmak üzere…Mavinaz reenkarnasyona uğruyormuş gibi bambaşka özellikleriyle öyküde.
“Eski, daha doğrusu hiç eskimediğini düşündüğü romantik şarkılara özel bir ilgisi vardı Mavinaz’ın. Az önce Oscar Harris’in Alta Gracia’sı çalıyordu. Şimdi de JulioIglesias’ın kadife sesiyle yumuşamıştı oda: Nathalie… Bu şarkıları ne çok dinlemişlerdi birlikte…
Şimdi o mektubu okuyacak Mavinaz.
Yüreği göğsüne sığmıyordu. Kalınlığı nedeniyle zor katlanmış bu uzun mektubu okumak için şu anda en uygun yer mutfaktı. Gamze’nin uyanmasını istemiyordu. Zaten çok zor uyumuştu. Kapıyı usulca kapattı.
Okurken bir gariplik hissetti. Mektubu Kerem’in sesiyle okuyordu. Hüzünlü bölümlerinde ağlamaklı ve çatallanan, öfkeli bölümlerdeyse hiç duymak istemediği sesiyle. Mimikleri de hep gözünün önündeydi. Her öfkelendiğinde, iki kaşının arasında oluşan dikey vadiyi ve alnında uzayıp giden sıradağları görür gibiydi.
Mektubu bitirdiğinde geriye yaslandı…”
Hayli karmaşık… Tıpkı insan gibi… Benin bu öyküde asıl önemsediğim iki unsurdan biri bu işte. İnsani değerlerle, ayrıntılarla, sürprizlerle, çarpıcı metaforlarla, sanrılar ve gerçekliklerle örülü öykü tamamlanıyor ama Çetin Bey’in görme, okuma şansı olmuyor… Her şey ondan geriye kalan küçük bir nottaki gizem içinde.
“Bu duygulardan kurtulma umuduyla, kundura kutusu büyüklüğündeki paketi hızla açıyorum. Kesik uçlu dolma kalemle yazılmış bir not ve hemen altında bir şişe…
“Faruk Bey, sizi yordum. Ama düşündüm de kendi hikâyemi kendim tamamlamalıyım. Yine de yüreğinize, beyninizin kıvrımlarına sağlık. Eminim öyküyü tamamlamak için büyük emek vermişsinizdir. Lütfen emeğinizin karşılığı olarak düşünmeyin; Berç’ten kalan rakıyı size bırakıyorum. Ben kendi hikâyemi tamamlamaya gidiyorum. Sevgiyle kalın… 20.08.2013.”
Yalnızca bazı alıntılarla tanıtmaya çalıştığım Mavinaz adlı öyküyle ilgili son sözlerimdir: Bir aşk acısı böyle öykülenebilir ancak! Bu denli yoğun, çok boyutlu, insanca, dolu dolu. Çehov’un tüfeği böyle patlatılır işte!
Okuyarak yaşamak ya da yaşayarak yazmak güzeldir!
Bir de… kitap beklemek Musa Artar’dan. Öykü kitabı.