- Kategori
- İstanbul
Nasıl İstanbullu olunur?

Az önce…
Yok, az önce değil, hızla geçen birkaç gün öncesindeydi o huzur dolu dakikalar…
Hani ormandaki o ağacın altında yatıp kendi bacaklarımın resmini çektiğim…
…
Aylar süren koşturmaca, şehir değişikliği ötesi, yaşam değişikliği…
Yıllık iznimin ilk yarısını kullandığım bu günlerde çok ama çok hızlı bir hayat yaşıyorum.
Günlerdir İstanbul ‘u karış karış geziyorum, daha doğrusu İstanbul ‘un sadece Avrupa yakasını tanımaya debeleniyorum.
ARTIK İSTANBUL ‘DA YAŞIYORUM.
Bunu iş ve ev arası geçen yaşantımda çok fazla idrak edememişim.
Yıllık iznimde; İstanbul’da kalmaya ve mümkün olduğunca kenti tanımaya, güzelliklerini keşfetmeye karar verdim, iyi de etmişim…
Hey gidi üzerine milyon tane şiir yazılmış, söz söylenmiş, şarkı bestelenmiş koca Kent!
Seni öğrenip yaşayabilecek miyim, ömrüm yetecek mi buna?
“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer,
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel…”
Münir Nurettin ‘in sesi kulaklarımda kadife yumuşaklığında ve Yahya Kemal ‘i kavuran ateş…
Anlamak mümkün mü?
Yaşamak, yaşayabilmek mümkün mü?
Olabilecek mi?
Olsa olsa bir “turist“olur benden bu koskoca, asırların birbirine karıştığı, hız, aşk ve tutku dolu şehirde…
Sevgili Sezen, ya sen? Sen ne zaman yüreğini bıraktığın Ege’den vazgeçebildin de, kürek çektiğin boğaz sularında bizleri duygularınla dağlayabilecek kadar bu şehirli oldun?
Ya kendini buraya ait hissedenler?
İçlerini yakan aşkı bir gün anlayabilecek miyim?
Nasıl İstanbullu olunur?
Kalabalıklarda yürürken insanların yüzlerine bakıyorum; çeşit çeşit olsalar da benden pek farklı görünmüyorlar...
Düşünüyorum; hangisi gerçek İstanbullu?
Sadece şiir ve şarkılarda mı kaldı İstanbul aşkı? Yoksa yaşam hızı içinde unutulup gitti mi o yazılanlar?
Sanmıyorum, oralarda bir yerlerde hissedemediğim kalplerde aidiyet duygusu olmalı…
…
Yıllık iznime devam ediyorum, yarın Eyüp diğer gün Adalar belki…
Şu an sadece başlangıçtayım; benden önceki nesillerin adımladığı sokakların, rıhtım ve sahillerin başında.
Gözüme kalabalığın içinde gezinen her milletten “turistler“ çarpıyor. Üzerine tarihleri yazılmış binaları, dokularına nesillerin sindiği sokakları geziyorlar.
Ezan sesleri yükseliyor bir tepeden diğer tepeye…
Bakışlarım ulu bir çınar ağacına takılıyor, kökleri derinlikleri kavramış…
İstanbullu değilim!
Ama…
”Bu benim memleketim, ben bu ŞEHRİN çocuğuyum …”