- Kategori
- Güncel
Ne bu hiddet, Kadına şiddet bahane Cinnet. ..

İKİ KADIN CİNAYETİ DAHA
Bir kadın, genç kızlık hayallerinin peşinden giderek, ailesinin itirazları olmasına rağmen sevdiği erkekle evlenir. Pembe düşleri vardır, düşlerinden coşkulu mavi nehirler akar. İçi içine sığmaz, ailesini karşısına almışsa da karşısındaki erkek de onu deli gibi sevmektedir. Mutlu bir yuva, bir-kaç çocuk eh yiyecek ekmekleri de olduktan sonra bundan iyisi can sağlığı... Evliliğinin ilk ayları, pembe düşler daha da kızararak kırmızıya dönüşür. Biraz kıskançlık evliklerinde aşkı güçlendirmiş, ateşli iniş çıkışlar yaşayarak kırmızının hakkını vermişlerdir. Özellikle kıskançlık nedeniyle hafiften kavgalar başlamış ama olsun ziyanı yok. Bunlar aşkın var olduğunun göstergeleriydi. Hem her evlilikte olurdu böyle ufak-tefek şeyler... Aradan aylar ip atlayarak geçer ve kadın bir gün hamile olduğunu anlar. Sevinsin mi üzülsün mü? Anlayamaz, çünkü yavaş yavaş tadı tuzu kaçmış, düşleri elini çoktan bırakmıştır... Kocanın hırçınlıkları artmış, kadına dünyayı dar etmeye başlamıştır. Kadınsa artık kendini kandırma aşamasına girmiştir. "Yorgunluk, kıskançlık, geçmişinde yaşadığı sıkıntılar onu bu hale getiriyordu anlayışla karşılamak lazımdı, hem çocuk olursa yumuşar düzelirdi..." Çocuk dünyaya geldiğinde de pek bir şey değişmez ama işin rengi yeniden değişir... Evliliğin rengi mora döner... Artık kadının yüzünde sık sık morluklar görülmeye başlar. Çaresizdir... Bu şiddet, bedeninden çok ruhunu acıtmaktadır. Onurunu kırılmış hisseder, çekemeyeceğini anlayarak babasının evinin yolunu tutar. Düşleri vurulmuş, paramparça olmuş bir vaziyette kapıyı çalar ve kapı ona açılır... Kendisini babasının evinde toparlamaya çalışırken hatta toparlanırken, bir ay sonra koca gelip gitmeye, yalvarmaya başlar ve düzeleceğine söz verip, karısının dönmesi için aileyi de ikna etmeye çalışır. Aile ikna olmaz kızlarına da -tecrüberlerine dayanarak- "gitme, bu adam düzelmez" derler. Kadın bir kez daha denemeye karar verir. Çocuğu vardır, en önemlisi; içinde celladına duyduğu sevgi - eskisi kadar olmasa da- hala mevcuttur. Bu iki aylık sürede onu özlemiştir… Döner, ilk iki ay içinde evliliğinin rengi önce kırmızıya sonra yine mora dönüşür. Üstelik ikinci çoçuğuna hamiledir. Döndüğüne pişman olur fakat baba evine gitmeye, yüzü olmadığı için cesaret edemez. Bu süre içinde öyle büyük azap çeker ki; bedeninin ve ruhunun birlikte ıstırap çekmesine dayanamaz ve hasta olur… Çocuk bu koşullar altında doğar. Uzun süredir kızlarına kızgın olan ve “kendi yaptı çeksin” zihniyetiyle onunla görüşmeyen aile, ikinci çoçuğun doğumuyla evine ziyarete geldiklerinde, kızlarının zayıflamış bedeni, sararıp solmuş yüzü ve boş bakışlarıyla karşılaşınca ne yapacaklarını bilemezler. Kız da zaten annesini babasını görünce gözyaşları sicim gibi boşalır. İçleri parçalanan aile akılcı davranmaya çalışarak kızlarının hasta olduğunu ve onu bu halde burada bırakamayacaklarını, kendilerinin ona evde daha iyi bakacaklarını damatlarına söyleyerek biraz da emirvaki yaparak apar topar onu evlerine götürürler. Aslında durumu çok iyi anlamışlardır ve bir daha asla kızlarını teslim etmeye niyetleri yoktur. Hem kızlarının da aklı başına gelmiş olmalıdır. Bir çocukla baba evinden ayrılan kadın iki çocukla yeniden gelir ve koca evinde yaşadığı işkenceden aklı başından gitmiş olsa da bir daha o eve dönülmeyeceğini bilecek kadar akıl sağlığı yerinde kalmıştır. Kendisine yeni bir düzen kurmaya kararlıdır, ailesi de her konuda desteğe hazırdır... Bir süre sonra, tezgaha geldiğini düşünen koca sık sık kapıya dayanmaya başlar. Bu yoldan bir şey elde edemeyeceğini ve karısının dönmeyeceğini anlayan koca çocukları koz olarak kullanmaya yönelir. Aslında çocuklar falan umrunda değildir, maksat karısının eve dönmesini sağlamaktır. Bu şekilde davranmaktan da bir sonuç elde edemez. Bu kez tehditler başlar. Kadın tehditle ilgili bütün kanıtları toplayarak devletin ilgili kurumlarına başvurur. Önemli bir sonuç elde edemez ve bir gün evin kapısından adımını atıp sokağa yöneldiğinde, elinde tüfekle cellatı çıkar karşısına: “Ya benimsin ya toprağın!” diye ağzında köpüklerle bağırarak, pompalı tüfeğini ateşler. Kadın yere yığılır, sokak kırmızıya boyanır… Pempeyle başlayan düş yoculuğu “ kara” ile biter. Artık kararan bir dünyanın içinde büyüyecek iki çocuk vardır…
Bir kadınla başlayan bu hikaye, bir kadına ait değildir aslında… Yüzlerce, binlerce kadına ait bir hikayedir. Neredeyse her gün bu haberlerle sarsılıyoruz ve en kötüsü hep beraber seyirci kalıyoruz. Hatta ben bu yazıyı yazarken bile, bir erkek karısını ve çocuklarını sonra da kendini öldürmüştü. (Bunu ben anlayamıyorum madem kendini öldüreceksin öteki hayatlara kıymadan önce yap.)
Her gün seyrettiğimiz bu soruna nasıl bir çözüm bulunur? Tek adres “devlet”tir. Aksi takdirde bu psikopat insanlarla kimse başa çıkamaz. Devlet kendisine başvuran (hatta başvurmasa bile)bu kadınlara, kimsenin bilmediği adreslerde yaşamını çocuklarıyla birlikte sürdürme olanağı sağlayacak. Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu sistem vardır. Neden bizde de olmasın? Devlet kesin çözüm bulmadığı takdirde cinayetleri seyretmeye devam edeceğiz…
Bir devletin büyüklüğünün en büyük ölçüsü budur bence…
Nurbanu Kablan (25/09/2011)