- Kategori
- Gezi - Tatil
Neden Midilli’ye gidilir . 3 : İzmir’den Kuzeye …

Sivrisineklerle alt alta üst üste boğuşarak sabahı ettik. Sabah bakalım bizi neler bekliyor. Sabah saat 7.00’de üst taraçaya kahvaltıya çıktık. Buranın manzarası beni öldürecek. Gel arkadaş, İzmir’in manzarasını bir de buradan gör… Bir yanda Kadıfekale ; bir yanda Karşıyaka… İkisinin arasında gidip gelen vapurlar (bunu ben attım. O saatte henüz vapur mapur yok!) Mükemmel bir kahvaltıdan sonra. Arabanın kalk borusu saat :7.30’du … Ama bizim memlekette hangi arabanın belirlenen saatte kalktığı görülmüştür ki Ben diyeyim 7.30, sen de 8.00 … Başımızda Rehberimiz, artık yollardayız. Yavaş yavaş Kuzey’e doğru çıkacağız… Bu arada kendimizi Kaz dağlarının enfes köylerinde kasabalarında bulacağız.
Otobüsümüz yavaş yavaş Karşıyaka’dan geçti; oradan arkadaşları aldık, sonra Bostanlı’dan oradan da başka arkadaşları aldık… Oh ne güzel yeni gelen arkadaşlarımızlarla arabamız şenleniyor.
Arabamız yavaş yavaş Aliağa’ya doğru yol alıyor. Çandarlı’da bir mola veriyoruz. Ohh, deniz kıyısında tavşan kanı çaylarımızı içiyoruz.
Bu arada bir adam kamyonetinin üzerine bir alet koymuş, gösteri yapıyor.. Çok meraklı olduğumdan, hemen gruptan ayrılıp, nedir bu deyip, topluluğun yanına varıyorum. Adam belli ki icatçı. Bir su motoru var. Denizden suyu alıyor, hop havaya fışkırtıyor… Buraya kadar normal, ama adamın motoru, güneş enerjisiyle çalışıyor. Arabanın üzerine güneş panellerini koymuş, cayır cayır elektrik elde edip kullanıyor.
Düşünebiliyor musunuz ne kadar kolaylık. Tarlanın ortasındasınız, ne elektrik var ne bi şey… Bu arabayı getir istediğin kuyudan güneş enerjisiyle su çek, tarlanı sula… Harika! Memleketimizde ne adamlar var be. Hey kurban olduğumun Türkiye’si… İyidir iyi…
Sonra… Valla bazen unutuyorum. Aldığım notlara bakayım. Unutursam da siz hatırlatırsınız. İlk hedef Bergama’ymış…. Müthiş bir tarihi kent… göreceğiz.
Bergama’ya varmadan önce, rehberimiz bize altın çıkarılan Pınarköy, Kurfallı, Bozköy, Sarıdere, Eğrigöl, Ovacık, Çaltıbahçe, Narlıca, Çamköy, Tepeköy, Yalnızev, Küçükkaya, Süleymanlı ve Aşağıkırıklar köylerini gösteriyor. “Köylerimiz kirleniyor..” diye çok bağırdılar çağırdılar, ama Altın şirketi bütün bağıranlara birer ev, birer araba verince hepsi de sustular, diyor. E dünya çıkar dünyası… siyanür filan… hepsi unutulur. Ama toprak unutmaz!
Bergama’ya vardık. Çevre hep tarihi eserlerle dolu… Antik, Roma, Bizans … Sık sık da Mezopotamya Kralı İskender’in adı geçiyor. Buralarda epey oyalanmış. Bir komutanını da vali olarak burada bırakmış. O da kentten 330 metre yukardaki dağın üzerinde bir Akropol yaratmış, ayrıca bir Tiyatro kondurmuş…
Ne adamlar be. Nereye gitseler, ilk yaptıkları işlerden biri de muazzam açık hava tiyatrosu yapmak. Bu uygarlık göstergesi değildir de, nedir? Sonrakiler de o tiyatronun taşlarını taşımışlar kendilerine ev yapmışlar. Garibanlar..!
Evet, Bergama’nın her yanı tarih… sanki büyük İskender buradan dün geçmiş… Eser yapan, bir toprağa ismini doğru dürüst kazıyor. Gerisi yalan. Dağın dibine Bergama’lılar bir teleferik sistemi kurmuşlar. Alet hiç boş durmuyor… Yok Romanyalılar, yok Hırvatlar, Fransızlar, Almanlar vb…. sıraya girmişler Akropol’ü görmek için yukarı çıkıyorlar. Tümü de güzel havadan, manzaranın güzelliğinden ve gördüklerinden çok mutlu gözüküyor.
Hele bir Romanyalı bayan vardı ki, ayağını kırmış besbelli, fakat kızcağız, engelli arabasıyla gelmiş. O da dağa tırmandı… Aman Allahım. Bergama’lılar akıllı. Alet durmadan çalışıyor, onlarda para kazanıp, ellerini oğuşturuyorlar. Hadi bin bereket…
Sonra İlk çağ doktorlarından Asklepion’un hastanesi bulunan bir köye geliyoruz. Millet dağlara, köyün civarına filan gezmeye gidiyor. Ben keyif ehli; Şoför Mustafa’yı tavla maçına davet ediyorum. O da heveslisiymiş; tavlasını arabanın karoserinde saklarmış, çıkarıyor. Millet gelinceye kadar kapışıyoruz. Öncüler dönünce, Pata.. diyoruz. Maç bitiyor, çay paralarını ödüyorum.
Hadi bakalım, dahi gönlüm buracığa, buradan hareket nereciğe..?