- Kategori
- Gezi - Tatil
Ölüdeniz! Yaşayan şehir!

Ölüdeniz; denizi o kadar sakin ve dingin ve temiz ki tam ismi ile münhasır. Ancak, Ölüdeniz’de hayat da alabildiğine canlı ve hareketli, 7/24 yaşayan şehir.
Dilimde ’’Bir başkadır benim memleketim’’ diye mırıldandığım o meşhur şarkım, tüm cennet köşelerini dolaştım.
Derinmavi ile Ölüdeniz’in mistik ve buram buram tarih kokan Kayaköy’üne doğru yola çıktık. Gökyüzünü ve güneşi görmekte zorlandığımız ulu çam ormanlarının arasında dar ve virajlı köy yolundan dolmuş ile Ölüdeniz(Hisarönü’ne)10 dakika mesafede Kayaköy. Aslında yürüyerek de pekâlâ gelinebilecek bir uzaklıkta, tabii bana göre değil de sabahları yürüyüş yapanlara.
3 bin yıllık bir maziye sahip. Dağın yamaçlarında kayaların üzerine kurulmuş. Sanırım adını da bundan dolayı almış. Geniş bir alanda ve dağınık bir plana göre kurulmuş. Daha doğrusu evleri öyle bir yerleştirmişler ki, hiç birisi birbirinin görüntüsünü engellemeyecek şekilde inşa edilmişler. Her bir ev 50 m2 genişliğinde, iki katlı ve aynı tipte. Ayrıca köyde; bir büyük, bir küçük iki kilise, sarnıç, bir gümrük ve okul binası ile çok sayıda şapel varmış. Evlerin ahşap aksamları( çatı, kapı ve pencereleri) Zamana ve mevsimlere karşı daha fazla direnememiş ise de evler deprem bölgesi olmasına karşın dimdik ayakta ziyaretçileri karşılamaktalar.
1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından sonra, Kayaköy’de yaşayan Rumlar ile Batı Trakya’da yaşayan Türkler mübadele yolu ile yerleşim alanlarında yer değiştirmişler ve Kayaköy’e gelen Türkler yeni bir yerleşim alanı kurarak, Rumların terk ettikleri köyü boş bırakmışlar. Binlerce yıllık mazisine rağmen bir kültür mirası olarak Kayaköy ve buradaki yapılar dimdik ayakta halen ziyaretçilerin akınına uğramakta. Hatta biz Derinmavi ile oradan ayrıldığımızda bile tur arabaları gelmeye devam ediyorlardı.
Fethiye ve Ölüdeniz’e tatile gelirseniz eğer sakın Kayaköy’ü görmeden geçmeyin!
Kayaköyü gezip, inceleyip, fotoğrafladıktan sonra ardımızda bırakarak, capcanlı, ışıldayan cadde ve sokaklara sahip, çiçeklerle bezeli ve tertemiz Hisarönü’ne geri döndük.
Yarın Mavi yolculuk var!
&&&
Kocaman bir tekne devasa, ben diyeyim vapur gibi siz deyiniz büyük bir gemi ya da bana mı öyle geldi? Eh yine de küçük sayılmaz 254 kişilik.
Telaş kıyamet doluştuk tekneye, geziye giden diğer insanlarla birlikte. Bu arada binerken de bir dalga, ne üst kaldı ne de pantolon ıslanmadık. Olacak o kadar, bunun adı Mavi yolculuk.
Çok severim, vapur düdüklerinin seslerini. Gecenin sessizliğinde hep kulak kabartırım Kuşadası’nda kıyıdan geçen gemilerin düdük çalarak selamlamalarını.
Uzun uzun çalan ve Belcekız koyunu selamlayarak kıyıdan ayrılmaya başlayan tekne ile denizin derinliklerine doğru yol almaya başladık. Bir süre denizin o derin maviliğini, dibinde nerde ise sayılabilecek kadar görünen kumların inceliğini ve balıkların sürüler halinde bize eşlik edişlerini seyrettim doyasıya. Bu güzellik hiç bitmesin istedim yolculuk boyunca.
İlk durak; Kelekler Vadisi. Babadağ’ın eteklerinde, 350 metre yükseklikteki sarp kayalarla çevrili ve içeresinde 50 metre yüksekten akan şelalesi bulunan ve de doğal sit alanı olarak ilan edilmiş büyülü vadiye yanaştık. Rivayete göre milyonlarca kelebek yaşarmış burada. Tabii ben ayaklarıma güvenip de vadinin içlerine kadar gidemediğimden ne 80 çeşit kelebeği ne de vadiye ismini veren KAPLAN KELEBEĞİni göremedim, anlatılanlarla yetindim.(Şimdi gördüm deyip de yalan mı söyleyeyim!) Gidenler kelebeklerle tanışmışlar, anlata anlata bitiremediler. Eh! Böyle de nispet yapılmaz ki! Dedim Derinmavi’ye.
Kimisi vadiyi keşfetmeye giderken, kimi de kendini derin suların kucağına atıp yüzdüler. Baktım bir ara aaaa bende denizdeyim amma çok derindi. Çarçabuk iki kulaç atıp çıktım ne olur ne olmaz. Vallah kendimi düşündü isem namertim! Eşim bensiz kalmasın diye!
&&&
Soğuksu koyuna geldik, sarp kayaların arasına demirledi koca tekne, deniz o kadar derin ki neredeyse kayalara uzanıp elleyecektik. O denli kıyıya yanaşabilmiştik.
Denizin içinden buz gibi kaynak su kaynamakta ve denize karışmakta, bu arada deniz çivi gibi, buz tutmuş. Giren donmuş, geminin merdivenini zor bulmuş misali.
Kaptan ’’Bu suda 5 dakika dayanabilen 10 yaş gençleşiyor’’ dese de ben bu riski göze alıp da denize girmedim açıkçası, sonunda gençleşmek pahasına da olsa( Biraz daha yaşlanınca belki gider de girerim. Kim bilir?)
&&&
Sıra geldi BEŞTAŞ koyuna, diğer adı da Deve koyu imiş. Baktım etrafta deve falan yok! Sordum! Meğer beş adet adacık varmış denizin içinde. Bir tanesini devenin hörgücüne benzetmişler de ondan koymuşlar bu adı. Ne yaratıcı milletiz velhasıl.( Ahalinin yalancısıyım) Bu koy da şahane, deniz enfes güzellikte. Suyun sıcaklığı da gayet makul ölçülerde. Soğuksu Koyu’ndan sonra millete hamam gibi geldi deniz. Anlatmakla tarif olmaz, yaşamak gerek bu güzellikleri.
&&&
St.Nicolas adasına yanaştık bu kez. Bakmayın adı yabancı, ada bizim ada, karasularımızın içinde. Bu adanın da geçmişi 3 bin yıllık. Lidya, Roma medeniyetleri hüküm sürmüş bu adada da. Sonra da Rumlar oturmuşlar uzun yıllar süresince. Geçen yıllar zarfında doğal tabiat olayları neticesinde 45 metre kadar denize gömülmüş ada. İçerisinde çok uzun bir tünel mevcut, tünelin sonunda da kocaman bir anfitiyatro. Denizyolu ile taşımışlar bütün yapı malzemelerini. Nasıl başardılarsa? İnsan düşünmeden duramıyor! Acaba şimdi mi teknoloji ileride yoksa o zaman mı medeniyet önde?
Ayrıca 3 adet kilise, sarnıç, ev kalıntıları ve yaşam alanlarının izleri var hala yıllara meydan okurcasına. Birden aklıma geldi; İstanbul, gölcük depreminde nasıl yerle bir olmuştu koca binalar. Ya o binalarda yitirdiğimiz canlar
Hadi şimdi! Şeytanın avukatlığını yapmayayım! Konumuza döneyim.
Deniz billur gibi, dibindeki taşlar pırlanta sanki. Tabii derinliğinin ne olduğu meçhul!
Ölüdeniz dâhil, bütün koylarda, kıyılarda kum yok. Hep denizden gelen irili ufaklı, büyüklü küçüklü taşların üzerinde gezip, yürüyor ya da güneşleniyorsunuz. Bu da bu yörenin özelliği.
Son durağımız Akvaryum Koyu; Kıyıya yanaştığımızda, tüm özel yatların bu koyda demirlediklerini gözlemledim. Çok özel ve nadide bir koy olduğundan, yat sahipleri bu koyu tercih ediyorlarmış. Özelliği, doğal bir akvaryum ve rengârenk balıklar.
Şimdi! Ben haksız mıyım?
‘’Bir başkadır benim memleketim’’ şarkısını söylemek de.
Bu güzel yurdun, sadece bir günlük kesite sığdırabildiğim güzelliklerinin yansıması idi bu satırlar.
Bir kez de kendi gözlerinizle görüp, bu muhteşem güzelliği, manzaraları ve denizi görüp yaşayın derim.
Can arkadaşım Derinmavi’ye de bütün bu muhteşem güzellikleri görüp yaşamama vesile olduğu için ve de içten arkadaşlığına teşekkür ederim.
Sevgi ve saygılarımla.
Ayşen Arslangiray Kura
13.7.2011/Kuşadası