- Kategori
- Gündelik Yaşam
On iki

Messi
“Ilık, tatlı bir günü” diyerek başlamak isterdim bu yazıya. Ancak kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran cinsten, soğuk bir mart gününü yaşamaktayız. Soğuğa inat parlak bir güneş gülümseyerek mutluluk saçıyor kışın karanlığından kurtulmak isteyenlere. Yann Tiersen melodileri eşliğinde küçük, şirin evimin şirin mutfağında güzel bir kahvaltı hazırlıyorum kendime. Güneş doluyor evime, kuşum cıvıldıyor, taze portakal suyuma limon da ekleyerek farklı ve buruk bir karışım elde etmeye çalışıyorum. Tost makinesinden çıtır ekmek kokuları geliyor, peynirli omletim tavada kıvamını buluyor. Kuşum (Messi) kafama konmuş, benim neşeme şarkılar söyleyerek eşlik ediyor. Şirin öğrenci evim temizlik ihtiyacında kırmızı alarm vermiş, masamın üzerindeki ders kitapları yığını kapaklarının açılacağı anı sabırsızlıkla bekliyor. Sınav dönemime iki hafta kalmış ve iki farklı üniversitenin toplamda on dört dersi onları yalayıp yutmam için beklemede. İtalyanca kitaplarım bizi ihmal etme dercesine yalvaran gözlerle bakıyor turuncu odamın bir köşesinden. Messi’nin neşesi yerinde, kafamda durmasına izin vermeyişime kızmıyor, aksine masadaki kahvaltının içine dalma heyecanıyla masaya uçuyor. Ekmek kırıntılarını büyük bir heyecanla gagalamaya başlıyor, bardağa uçmasına engel olduğum anda ise tabağıma zıplıyor. Neşeli bir oyun başlıyor aramızda. Messiyle oynarken kitaplar ilişiyor gözüme ama içime sıkıntı dolmuyor bu kez. Mutluluk pırıltıları var üstümde, hiçbir şey içimi karartmıyor. Sıkıcı ders kitaplarının yanında bir de uzun zamandır hasretle virüslerinden temizlenmesini beklediğim minik bilgisayarım Muhittin var. İçinde dayanılmaz bir istekle izlemeyi beklediğim dizimin (LOST) yepyeni bölümleri var. Kendimi iyice kaptırdığım İngilizce romanım, kalan on iki bölümü okumak için duyduğum istekten haberdar, göz kırpıyor masamın bir köşesinden. Güney Amerika kitabım da beni uzak diyarlara çekip götürmek için hazırda beklemede. Bir samba melodisi duyar gibiyim, futbol tutkunlarının çığlıklarına muhteşem bir kahve kokusu karışıyor. Güney Amerika yine davetkar bir tonla gezgin ruhumu cezbediyor. Uzun süredir yazmak istediğim mektuplar, elektronik postalar hafızamın bir köşesinde birikmiş. Sevdiklerime anlatacağım minik, eğlenceli hikayelerim kendilerine öncelik vermem için yarıştalar. Onlar da yazılacakları ana kadar işlevsiz haldeler.
Ancak tam on iki aydır yapamadığım bir şeyi icra etmekteyim şu an. Yazmaktayım! Güzel cimlelerim, süslü bir anlatımım yok! Zaten istediğim de bu değil. Kağıt ve kalemle barışmak içimden geçen, bu on iki aylık durgunluğu atmak üzerimden.
Yann Tiersen melodileri sadece on iki saat öncesinde kalan müzik kutusunu anımsatıyor bana. Fransa’dan Yann Tiersen melodileriyle gelen minik müzik kutusunun kolunu takıntılı bir şekilde döndürüyoruz gece boyunca. Müzik devam ettikçe muhabbet güzelleşiyor, muhabbet arttıkça müziğin sesi yükseliyor.
Amelie tarzında düşüncelere dalıyorum. Şu anda kaç kişi benimle aynı mutluluğu yaşıyor? Müzik yükseliyor ve içimden cılız bir ses cevap veriyor: ON İKİ!