- Kategori
- Kültür - Sanat
Onların hikayesi - 12

A.Fevziye Aktaş BeypazarıÖzel gün giysileri içinde.( Bir Cumhuriyet Bayramı için giyinmişti..)
O günleri tekrar yaşarcasına, üzgün ve titreyen bir sesle bunları anlattı. Herkes suskundu. Yavaşça, yan duvarda asılı duran udunu alıp geldi. Bir iki akort ayarlamasından sonra, pek ustaca olmasa da onlara
- Yine bir gülnihal…. le
- Alişimin kaşları kara ….. şarkılarını çaldı, söyledi. Zehra da çocukluğundan beri bildiği bu Rumeli türküsünde Ona eşlik etti.
Yarın tekrar görüşmek üzere, öpüşerek; geceyi bitirmek üzere ayrıldılar. Onlar gidince önce oğlu Yücel’i bir yokladı, uyuyordu. Bulup getirdiği temiz bir kağıt ve divit takımını alarak büyük gaz lâmbasının altında yazmaya başladı.
“ Süha bey oğlum;
Henüz sizi görmediysem, demek değil hiç tanımam.
Çok şeylere vâkıf oldum, aksi dense ben de kanmam.
Gıyaben de olsa bile tanıtılmış sayılırız;
Mektubunda söz etmiştir benden Size kızım Yıldız.
İzhar edip söylememde fayda vardır sanıyorum;
Bunu Size bildirirken sevinç ile doluyorum.
Anneniz ve Zehra hanım, karar verdik biz hepimiz;
Aşkınıza bayrak açtık, pek mutluydu dün günümüz.
Şeref dolu zâbit oğlum , nişan günün pek yaklaştı;
Üzülmeyin Siz ikiniz; gece bitti gün aklaştı.
Hem heyecan hem de hasret Sizler için bitmelidir;
Bizce malûm, fakat herkes hakikatı görmelidir.
Pek münasip tesadüfler neş’et bulur bu hayatta;
“ Eğer zafer gelecekse, kayıt olmaz zâyiatta..”
Takvim bile gün şaşırır, güçlü olup becerirsen;
Ferdâsına atılırsın, daha günü yaşar iken.
Malûmatın fazlalığı neyse Yıldız anlatacak;
Kavuşmanız pek yakındır, hasretiniz son bulacak.
Hazırlığa giriştik biz, kat’i tarih bekliyoruz.
Hepimizde özlemlerle gözlerinden öpüyoruz..
Ablanız Fevziye
Mefkûrem,
Süha’m;
Öyle mutlu haldeyim ki, imkânı yok anlatamam;
Kanatlanmış bir kuş gibi, uçup uçup da konamam.
Neler oldu hele bilsen, bir gecede her şey bitti;
Elem, keder, acılarım, gözyaşlarım her şey gitti.
Şifâ bulduk Sen de Ben de, bir meleğin ellerinden,
Bir dokunuş çözüverdi, kurtarıldık bu düğümden.
Teyzem, Annem biliyorlar; aşkımız ne büyük bizim,
Fevziyânım Ablamıza müteşekkir özüm içim.
Oğlu Yücel, daha bebek; hele görsen ne tatlıdır!
Saçlarımla pek oynuyor, oynasa da çok haklıdır.
Çözüp çözüp saçlarımı bırakırım ellerine;
Yumuk yumuk avuçları, baş koyarım dizlerine.
Eli kolu çok kuvvetli, yapıştı mı bırakmıyor;
Biraz gitsem uzağına, yırtınıyor pek ağlıyor.
Çok şeylerin hayaliyle gece gündüz beraberim;
Bu yavrunun tutkusuyla tuhaf tuhaf hallerdeyim ..”
-
Ona dün geceyi olduğu gibi anlattı. Halime’yle ilgili konu da içindeydi. İsmet’te kimbilir ne kadar sevinecekti.
İki genç kız geleceğe dair planlara girmişlerdi bile.. Ama, yuvalarının kurulmasının biraz da olsa gecikeceğini henüz bilmiyorlardı. Olsundu.. Sabredeceklerdi. Her şey yoluna giriyordu ya..
Bir iki gün sonra; başta Annem, Gülten ve Zehra ile Nihal hanım teyze ve İsmet’in annesi-teyzesi, haber salıp, güya Halime’yi istemeye gittiler. Kaç zamandır zaten beklenen bu işi de usulen , örf-âdet yönüyle yoluna koydular..
Her şey ânında duyuldu.!!!
Bütün mahalle artık Onları konuşur oldu. Aklı birilerinde kalanlar üzgün olsa bile, bu iki tercihi boynu bükük saygıyla karşıladılar. Hatta zaman gelince sağdıç bile oldular. Varılan karar neticesinde, iki kızın isteği üzerine, nişanları birlikte yapılacaktı. Bu mutlu iki birleşme için bütün mahalle zaten gönüllü olarak ne lâzımsa yapmaya hazırdı.
Atölye büyük bir hazırlık içine girdi. Alınan siparişlerin süratle tamamlanması sonrasında, yeni gelenler bir zaman için alınmadı. Bütün genç kızlar şimdi Yıldız ve Halime ablalarının çeyiz sandığına göz nuruyla armağanlar doldurmaya başladılar. Sanki yarın düğün varmışçasına hızlı ve heyecanlıydılar.
Onlar da aynı beklenti ve duygular içinde değiller miydi sanki!
Elbet bir gün Onlara da sıra gelirdi, gelecekti!!!
Başta bizim ev olmak üzere, oğlan ve kız evlerinde de tatlı bir telâş başladı Gülten ve Zehra’nın zaten bir tek çatıları ayrıydı. Bütün her şeyleri Zafer’den bu yana ortaktı. Her şeyleri, ama her şeyleri birbirlerinin değil miydi?
İşte; artık çocukları da birleşince...
İki kız kardeş bile bu kadar yakın ve iç içe olamazdı.
Ama, bir de Zehra bu kadar sık üşütüp ateşlenmeseydi..
O bunun gibi ufak tefek şeylere kulak asmazdı. Mahallenin ekmeğini pişirdiği fırın da O’nu yormuyor değildi. On beş yıldan beri bu işi zevkle yapıp duruyordu. Pazartesi-Perşembe sabah karanlığında kalkıp fırını yakar, gelecek hamur tepsilerini beklerdi. Komşuları ile sohbetleri, ufak tefek dedikodular ne güzel olurdu.. Kimin kızı hâmile, kimin oğlu askere gidiyor; ayrılanlar-yeni gelenler, doğumlar–ölümler hep o ocak başında kulaktan kulağa aktarılırdı. Eh.. birkaç kuruşta kazanmıyor değillerdi. O pişirme ile uğraşır, Gülten de pişirilenleri sıralar; utanarak da olsa parasını alırdı. Küçük tepsi kırk para; büyük tepsi yüz para, börek-baklava iki buçuk kuruş, güveç-tandır beş kuruş…
Mahallenin büyük tarihî hamamının sahibi Ahmet efendi, kaç yıldır getirip yıktığı odunlardan bir kuruş bile almazdı. Bu; onun iki şehit duluna verdiği şeref sözüydü. Evinin ekmeğinin pişirilmesinde bile parasını verirdi. Oğluna vasiyeti vardı. Ölse bile, oğlu Nevzat; yaşıtları olduğu bu iki dul kardeşine, fırın yandığı müddetçe odun getirmeye devam etmeliydi.
Ama, Zehra’nın bahçesindeki bu küçük mahalle fırını ancak bir yıl daha yanabilecekti…
Zehra’nın ateş karşısında kürek sürüp çekmesini Annem haftada bire indiriverdi.. Onun, her fırın günü arkasından öksürüğünün arttığının farkına varmıştı. Millet biraz da Tophane yokuşunun dibindeki asrî fırına pişirtsinlerdi.. Az uzaktı ama ne yapalımdı.. Zaten maksat pek para kazanmak olmayıp; yakın sokakların insanlarına, komşulara yardımdan başka bir şey değil gibiydi.
İsteyen, artık kendi bahçelerindeki küçük ev fırınlarında da ekmeklerini pişirebilirlerdi. Evet, bunu hepsi de yapabilirdi..
Ama bu işin başlangıcındaki niyet; iki kahraman şehidin dullarına, onurlarını incitmeden maddî katkıda bulunmaktan başka bir şey değildi.
Herkes bu yenilikten şikâyet etmedikleri gibi, memnun bile oldular.
Zehra ve Gülten artık o kadar yorulmayacaklardı. Hem baksanıza; zâbit oğul damat; Yıldız kız da gelin evlât olmuyorlar mıydı? Onlar için herkes sevinmesin de ne yapsındı!!
Ama, Annemi endişelendiren başka bir şeydi..
-
Haziranın sıcaklığı daha başka ısıtıyor;
Güneş altı kalmış ise güğüm bile tutulmuyor.
Beklenilen bir haber var, çıkar gelir bu gün yarın;
Gelmiş gibi kabul edin, siz Temmuza hazırlanın.
Giden mektup arkasından Yıldız sanki uçacaktı,
Saadetten sarhoş gibi, önce kendi varacaktı.
On beş günü aştı zaman, mektup Ona varmadı mı?
“Doğru değil bu olanlar..” deyip deyip kanmadı mı?
“Allah Allah! Onlar orda ben kamptayım, neler olmuş!
Beklenilen rüya çıkmış, O huriyle hayat bulmuş.”
Atış, koşu, nöbet, alarm vız geliyor Süha’cığa;
İsmet ile istim tutmuş, koşacaklar Bursa’cığa.
Komutanın yâverinden çağrı aldı her ikisi;
Gelen mektup açılırdı, okunurdu her dizisi.
Sebebi de belli zaten, geçen yılın öncesinde
Nâzım Hikmet olayı var Harbiye’nin güncesinde.
Süha parlak bir talebe, farklı değil İsmet Ondan;
Biri şehit oğludur ya, İsmet de bir dayıdan.
Çoğu gencin her birinde amca, dayı şehit zaten;
Yarbayım da albayım da Kurtuluş’tan gâzi zaten.
Gelen mektup tesiriyle duygulandı kumandanlar;
Dediler ki: “evlâtlarım, dağılacak bu dumanlar!”
Daha erken ama yine söylemekte fayda vardır:
Parolamız –vatan aşkı-, işâreti: şeref, ardır.
Türk Milleti, övüncüyle; nerde görse Harbiyeli,
Ona yakın durmak ister, konuşamaz ağzı dili.
Sivil gezip dolaşmayın, ütüsüz de hiç gezilmez;
Kokart, düğme parlamalı, sökük çizme hiç giyilmez..
Asılmalı bir askıya, palaskalar kıvrılmasın;
Mahmuzları paslatmayın, ıslak yere konulmasın..
İstikbâlde bir general olmak bile Size bağlı;
Harbiyeli şânı Sizin, olamaz ki kirli yağlı.
Bir general ruhu olsun şimdi bile içinizde,
Her biriniz öylesiniz, namzetsiniz ikiniz de.
Yâverime emir verdim, Sizi aldım erkânıma;
Harp oyunu masasında saklanmayın hiç arkama…
Bir kuşatma planında piyadeyle süvariyi
Kullanırken göreceğim Süha ile genç İsmet’i.
Mavilerde Süha olsun, kırmızıda İsmet kalsın,
Kumandanlık oyununda üstün olan zafer alsın..
Tâbiyede meşhursunuz, Harbiye de biliniyor;
Kurmay gibi olmazsanız, izinler hep siliniyor .
Bu sözümde şaka vardır, Size hepten güvenirim;
“Zafer benim” diyorsanız, elbet ben de sevinirim.
Bu Milletin evlâtları, ATATÜRK’ün göz bebeği;
Bükemedi, bükemezler bizdeki bu zor bileği.
Son tâdatın borusu bu, şimdi gidin ordugâha,
Atlı keşif tâlimi var, geç kalmayın bu sabaha.”
“ Harp Okulu kumandanı çok meşhur bir eski gâzi;
Delik deşik her tarafı, yüzünde de mermi izi.
O da genç bir üsteğmendi, adı: malûm, “Ayı boğan”,
İnönü’de tarih yazdı, bir bölükle : Ordu soyan..
Seksen kamyon bir de tümen, mühimmatla yüklenilmiş;
Geçtikleri her yerlerde otlar bile tüketilmiş;
“Papilas” ın ikmal kolu kahredildi, yok olundu;
Bir avuçtu Mehmetçikler, hem öldürdü hem de soydu..
Mermi, gülle, tel örgüsü, top kovanı, ecza, ilâç;
Kamyon, lâstik, dürbün, süngü, palto, ceket; birkaç da haç..
Kaç bin kutu kimse bilmez, çikolata-konserveler;
Domuz eti dolu diye el sürmüyor Mehmetçikler.
At vuruldu, düştü yere; kendinde de üç beş delik;
Yüz yirmilik o vücutla vermiyordu hiç metelik!
Sağ elinde bir boğazı sıkıyordu parmakları;
Sol elinde bir diğeri, boğazladı alçakları..
Bir Aslanın çift pençesi; her birinde birer domuz;
Tavuk boğar gibi sıktı, attı yere; bizim Râmiz…
Bütün cephe bunu duydu. “Râmiz” dendi mermilere;
Hiç şaşmadı biri bile, isim yazdı hedeflere..
Batı cephe kumandanı Onu öptü gözlerinden;
Madalyası takılmıştı Paşasının ellerinden..
Güzel isim seçti Asker: nâmı oldu “AYI BOĞAN”;
TÜRK ANASI DOĞURURSA, BÖYLE OLUR BİZDE DOĞAN!!!