​ Onun dediği olur! / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '09

 
Kategori
Siyaset
 

Onun dediği olur!

Onun dediği olur!
 

Türk Dil Kurumu'nun 1983 yılında 7. Baskısı yapılmış olan "Türkçe Sözlük" adlı çalışmasında, "Diktatör" şöyle tanımlanıyor: "Bütün siyasal yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse. Mec: Zorba".

Şimdi, bildiğimiz ama bir kez daha anımsamakta yarar gördüğümüz bu sözcükten sonra, bir de "Diktatörlük" neymiş ona bakalım aynı sözlükten.

"Diktatörlük: 1. Diktatör olma durumu 2. Egemen ve mutlak siyasal bir gücün, bir ya da birçok kişinin oluşturduğu bir yürütme organınca, denetimsiz olarak yürütüldüğü siyasal düzen 3. Bir diktatör tarafından yönetilen ülke."

TDK sözlüğü, diktatörü ve diktatörlüğü böyle tanımlıyor.

TDK'nun basmış olduğu sözlüğün basım yılını falan özellikle verdim. Çünkü, çok yakında bu tanımlar da değişebilir.

Bu tanımlamaları neden anımsatma gereksinimi duydum?

Türkiye'de sendikacılık ortaoyununa dönmüştür. Özel sektörde sendikacılık diye bir kurum kalmamıştır. Yalnızca, sendikalı işçilerin ücretlerinden kesilen sendika kesintileri ile sendika yöneticileri beslenmektedir. Kamu kurumlarında çalışan işçilerin sendikaları ise tam bir ortaoyunudur. Aynı oyun asgari ücret belirleme komisyonlarında da oynanmaktadır.

Oyun şu perdelerden oluşmaktadır:

Birinci perde: O, % 3 ilk altı ay, % 4 ikinci altı ay için ücret artışı önerir. Bu perdede sendika denen kuruluş % 25 ilk altı ay, % 30 ikinci altı ay diye sahneye girerler.

Aslında bu sahnede onun vermek istediği % 3, 5 ilk altı aydır, % 4, 5 da ikinci altı aydır. Sendikalar da zaten bu artışı çoktan kabul etmişlerdir de, etmemiş gibi gözüküp sözde onunla dişe diş, kana kan savaşım vermekteymişler gibi hava yaratmaktadırlar. Bunları izleyen kamu çalışanları da "Vay anasını be, ne sendikamız var bizim hakkımızı nasıl da savunuyor" diye düşünür.

Birinci perde kapanırken onunla sendikalar neredeyse gırtlak gırtlağa gelmiş durumdadır. İşçiler "Hiç değilse % 15 zammı koparırız" diye ilk perdeyi alkışlarla izlerler.

İkinci perde: Perde açılır, onunla sendikacılar birlikte yiyip içtikleri yemekleri hazmederken yeniden masaya oturulur. Az sonra yine büyük kavga başlar. Uzun zaman geçer ve o, "Sendikacıların uzun direnmesine karşı ücret artışlarına iyileştirme getirdik. İlk altı ay % 3, 5 ikinci altı ay % 4.5 artışı uygun gördük" derler.

Bu sırada, yani ikinci perdenin uzun süren oyunundan sonra senikacılarcılar da az önce yiyip içtikleri yiyeceklerin verdiği sıkıntılarla yaka paça darmadağınık çıkarlar işçilerin karşısına. İşçiler de sanır ki içerde savaş verdiler de dağıttılar kendilerini. Neyse, sendikacılar da "Büyük savaşımlardan sonra istediğimizi aldık" diye bir açıklamada bulunurlar.

Her iki kesimin de anlaşmasıyla, işçilerin açlık sınırı altındaki yaşama mahkûmiyetleri sürer.

Şimdi, bazı okurlar bütün bu yazdıklarımı dikkate almaz da, başka yönden eleştiri oklarını üzerime yönlendirirler. "Aman efendim Ortaoyunu'nda perde mi olurmuş?"

Elbette ortaoyununda perde olmaz da, demokrasilerde diktatörlük olur mu? Sendikaların söz söyleme hakkı yok. O söylenen sözler oynanmakta olan oyunun bir parçası. O ne derse o olur!

Şimdi gelelim emekli maaşlarına. Bağkur emeklisi 5.-Türk lirası, işçi emeklisi 11.- Türk lirası memur emeklisi % 4.5 maaşına zam aldı. Bağkur ve işçi emeklisine yapılan zam sokakta gördüğümüz muhtaca verdiğimiz sadaka kadar. Emekliler ayağa kalkıyor, yürüyüş yapıyor, aldıkları zamları ona geri gönderiyor. Ama, durum değişmiyor. O ne derse o oluyor.

Ya öğrenci harçlarına yapılan büyük artışlara ne oluyor? Zavallı öğrenci kuruluşları ve bir iki öğrenci bireysel olarak tepkilerini ortaya koyuyorlar. Koyuyorlar ama, polis de onlara gerekli dersi veriyor. Yani, öğrencinin babasına % 3, 5 ya da 11.- Türk lirası, ya da 5.- Türk lirası zam yapıyorsun, ama öğrencinin harcına en az % 100 zam yapıyorsun.

Öğrenciler istedikleri kadar dirensinler. Üstüne üstlük bir de polis dayağı yesinler. Harçlara yapılan zamlar geri alınmıyor ve o ne derse o oluyor.

Tarla, arsa, ova, orman, ağaç, dal, fidan, deniz, denizdeki gemiler, denizin altı, denizin üstü, tarihi binalar, tarihi okullar, hanlar, hamamlar, garlar, limanlar özellikle yabancılara satılırken ya da satılmak için gizli pazarlıklar yapılırken, bu varlıkların ortakları olan halktan gelen bütün tepkilere kulaklar kapatılır. Yargı satışları iptal eder, fakat kısa bir zaman sonra yeni yasalar anayasaya uydurularak çıkarılır ve en yüksek makam onaylar, satışlar yine yapılır. Bu toprakların sahibi olan halkın hiç bir uyarısı dikkate alınmaz. O ne derse o olur.

Tarıma yeni düzenlemeler getirilir, çiftçiye "Sen bunu dikeceksin, sen de bunu" diye zorlama getirilir. Fındığın yetişmeyeceği yerde fındık, üzümün yetişmeyeceği yerde üzüm, zeytinin yetişmeyeceği yerde zeytin yetiştirilmesi reform olarak nitelendirilir. Toprağın sahibi olmayan çiftçi "Bari tapumuzu ver" diye bağırır, "Bu tarım reformu çiftçiyi hepten batırır" denir ama, onları kimse dinlemez, onun dediği olur.

Sigara yasaklanır. Birçok işyeri sahibi işyerlerimize kilidi vurup gideceğiz derler. Çok yakında içki yasağı da getirilecek bu sefer bir başkaları çıkıp kilit vurmadan söz edecek ama, onları da kimse dinlemeyecek, onun dediği olacak.

İşin özeti şudur: Ortada, ondan oluşan siyasal bir kişi var. O ne derse o oluyor. Demokrasinin gereği olan başka hiç bir kurum ve kuruluşun esamesi okunmuyor. Onlar hariçten gazel okuyanlar misali ortalıkda dolanıyorlar. Açlık sınırının çok çok altında yaşayan halkın bütün ahlaki ve psikolojik yapısı bozuluyor. Halk bu noktadan sonra doğru düşünememeye başlıyor.

Onun istediği oluyor.

Ben, burada hiçbir ülkeyi, hiç kimseyi, hiç bir kurumu ve hiç bir kuruluşu isim olarak belirtmedim. Olur da üstüne alınan olursa, işte o, ya da onlardır sözünü ettiklerim.

Siz, hâlâ ortaoyununda perde olmaz mı diyorsunuz?

İyi de perdesi kalmamış başkalarını neden görmüyorsunuz?

 
Toplam blog
: 278
: 3275
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..